Ana Sayfa Bize Ulaşın
Din ve

Bilim

Felsefe

Psikoloji

Siyaset

Sosyoloji

 Tarih

 Tasavvuf

Polemik

İslamiyet

Hıristiyanlık

Musevilik

Peygamberler

Uzak Doğu    Dinleri

Mitoloji

Mezhepler

 

Devletin dine bakışı değişiyor mu?

Günümüzde en çok konuşulan kavramlardan biri globalleşme, digeri ise
küreselleşme. Bu kavramlarin içini dolduran en önemli konu ise ''dünya
devleti'' olabilmek; yani dünyaya politik anlamda liderlik yapmak. Politik
liderlik savaşlari bazi ülkeler arasinda gizliden gizliye devam ediyor. Aynı
inanç sistemi üzerinde, özellikle Türkiye'nin de içinde bulunduğu İslam
ülkeleri arasında yaşanan politik liderlik yarıışı ise belki de günümüzdeki
en büyük gizli savaşı oluşturuyor.

Türkiye, İslam ülkelerine ve tüm dünyaya bir "model" olarak sunulmak
isteniyor. Kimilerine göre, böyle bir model sunmanın zamanı çoktan geçiyor. Kimisi ise böyle bir modele erken gözüyle bakıyor. Çünkü Türkiye daha laiklik politikasını, teorik ve siyasi uygulama yönünden iyi anlayıp uygulayabilmiş bir ülke değil. Ancak sadece ordu ve bürokrasi geleneği bile Türkiye'nin İslam ülkeleri tarafından gıpta ile bakılan bir ülke olmasına yetiyor.

Türkiye modeli üzerine düşünen, tartışan, geleceğe yönelik projeler üreten kurumlar da bulunuyor. Bunlardan biri de siyasi bir think-tank grubu olan Yüksek Strateji Merkezi. Merkez, ekonomi siyaseti, iç siyaset, dış siyaset, güvenlik siyaseti ve sosyal siyaset konularında çeşitli raporlar hazırlayıp bunları devletin ilgili birimlerine ulaştırıyor. 40'ın üzerinde akademisyen ve bürokratın katkıda bulunduğu merkezde, iç ve dış veriler, açık ya da kapalı uluslararası kaynaklardan ve Türkiye'deki iç kaynaklardan toplanıyor. Bu veriler bir havuza aktarılıyor ve strateji uzmanları tarafından beş disiplin başlığı altında değerlendirilip karar metinleri hazırlanıyor.

Konuyu detaylandırmak için merkezin kurucularından M. Faruk Demir'le
görüştük. Demir, bir milli güvenlik analisti. Devletin çeşitli kademelerinde
bürokratik görevlerde bulunmuş ve bölgesel terörizmin dinsel ve toplumsal temelleri ve bunlara karşı mücadele taktikleri konusunda araştırmalar yapmış. Demir'in, politik liderlik konusunda ''İslam'ın İnanç ve Eylem Boyutu İçin Yeni Bir Perspektif: Türkiye Modeli'' adlı bir çalışması bulunuyor. Bu çalışmanın amacı ise politik liderliğin dinsel zeminini tartışmaya açmak. Siyasal İslam konusunda da uzman olan Demir, hazırladığı bu çalışmada İslam ülkeleri arasında bir politik liderlik savaşı olduğunu söylüyor. Demir'e göre, bu gizli savaşta Türkiye'nin rakipleri Suudi Arabistan, İran ve Endonezya.

''Türkiye Modeli'' çalışmasını niye hazırladınız?

“Bu çalışmayı yaparken önce İslam'ın jeopolitiğine baktım. Yani İslam neden ve nereye doğru yayılıyor. Yayıldığı yerler, dünyanın en iyi hammadde ve transfer kaynaklarının bulunduğu alanlar. Yani Cebeli Tarık’tan Morocco boğazına kadar olan alan dünyanın en stratejik noktalarını temsil ediyor. Bu nedenle de İslamiyet, başka unsurların hedefi olma gibi bir sorunla da karşı karşıya kalıyor. İslam'ın getirdiği mesajın hakim olabildiği coğrafyada bir yön vericiliğe ihtiyaç var. Bu politik bir liderliktir. Bu politik liderliği kim yürütebilir? Çeşitli ülke modellerini incelerken baktık ki, çağın gereklerine en uygun Türkiye, bugünkü haliyle değil, geliştirilmiş bir hal ile İslam coğrafyasına politik liderlik yapabilir. İşte politik liderliğin dinsel zeminini, Kuran’ın mesajını inceleyip tartışmaya açmak amacıyla bu raporu yazdık.”

Raporda Medine Devleti modelinden sözetmişsiniz. Medine Devleti nedir?

Kuran'ın mesajının geldiği andaki Kuran Okulu'nun tek bir öğretmeni var; o da Muhammed. Hz. Muhammed'in öğretmenliğini ve mesajın o günkü toplum yaşamı içerisinde nasıl uygulanabildiğini anlayabilmek için Medine'nin yönetim şekline bakmamız gerekiyor. Medine toplumunda Hıristiyan, Musevi, ateist ve Müslüman toplumları birarada yaşıyorlar, birbirlerinin sorunlarıyla ilgileniyorlardı. Birbirleriyle yardımlaşıyorlar, şehirlerine yapılan saldırıya karşı da şehirlerini savunabiliyorlardı. İşte Medine Devleti bu. Bu modelde, devletin dinsel boyutunun olmadığını görüyoruz. Devlet, toplumun çıkarları, toplumsal adalet, ekonomik ve sosyal refah adına belirli düzenlemeleri yapan bir organizma. Bu organizmanın yapısı herkese eşitliği yani Allah'ın Rahman sıfatını amaç edinen bir boyuta sahip. Oysa bugün İran'da ya da Afganistan'da Taliban'ın yaptığı uygulamalar gerçek İslammış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Oysa Kuran, temel olarak tüm insanlara dört mesajı taşıyor. Kuran ilk mesaj olarak cehaleti yenmeyi hedefler ve bunun
için oku emriyle her bireyin kendisini tanımasını ve evreni algılamak için
bilgilenmesini talep eder. Kuran, sosyolojik olarak dengeyi bozmayı
hedefleyen kötülüklerden sakınmayı, yani iyilik yapmayı, yalan, dedikodu ve hak tecavüzünden kaçınmayı emreder. Kuran, bireyin ve toplumun karşılıklı etki yaratacak konularda davranışlarının sınırlarını çizer. Aynı zamanda bu mesajlarda farklı inançtan olanlar ile nasıl bir ilişki içinde olunacağını belirler. Kuran, insan için tasarlanan evrenin dünü, bugünü ve geleceğini hatırlatıp, insana, ihtiyaç duyduğu ve terbiye edici özelliğe sahip ibadet konularını bildirir. İslam'ın, toplumsal ve bireysel seviyede yaşanılır olması gerektiği mücadelesinin bırakılıp da bir politik iktidar aracı olarak kullanılmasının gerçek Kuran Okulu'yla ne kadar çeliştiğini ortaya koymak amacıyla Medine Devleti kavramını ortaya attım.

O zaman bugün Türkiye ve Endonezya bu modele en çok uyan iki İslam ülkesini oluşturuyor?

Kesinlikle öyle. Türkiye kendisini bu noktada başarılı kılamazsa, dünyanın, İslam için en uygun model olarak Endonezya modelini görecegini düşünüyorum. Endonezya modeli bazı açılardan Türkiye modelinden daha ileridedir. Ama tarihsel birikimi ve coğrafi pozisyonu itibariyle bu rolü üstlenmesi gereken ülke Türkiye'dir. Çünkü Endonezya, Güneydoğu Asya'da daha kapalı bir sınır içerisinde yaşıyor. Oysa Türkiye, hem diaspora İslam'i dediğimiz Avrupa ve diğer bölgelere, hem Sovyetler Birliği sonrası dağılan toplumlara yakınlığı, hem Afrika, Ortadoğu ve Asya ile Avrupa arasında köprü olmasi hem de NATO
üyesi olması nedeniyle bu rolü mutlaka üstlenmesi gereken bir ülke. Yani
rolünün sorumluluğundan dolayı bir hakediş var. Yoksa şu an varolan
uygulamalarıyla gerçekten bunu hakeden bir ülke değil. Aşılması gereken sorunlar var."

İslam ülkeleri arasında bir dini politik liderlik savaşı var mı?


Osmanlı'dan sonra Türkiye bu rolünü bir süre askıya aldı. Kurtuluş savaşı sonrası sıkıntılı günler nedeniyle bu role bakacak durumda değildi. Bölgede de çok ciddi değişiklikler oluyordu. Mısır'ın ilk adımlarını attığı politik liderlik yarışında 1960' ların son yıllarına baktığımızda Suudi Arabistan'ın çok ciddi şekilde rol aldığı görülüyor. 80'lerin ortasında çıkan Rabıta olayı da Suudi Arabistan'ın siyasal İslam liderliği anlamında çok ciddi çaba içerisinde olduğunu gösteriyor. 1979 İran devrimine kadar Suudi Arabistan'ın etkinliği devam etti. İran devriminden sonra yavaş yavaş aralarında rekabet başladı."

Türkiye bu yarışa ne zaman girdi?

"1980'li yılların ortalarında. O dönemde yapılan komünizmle mücadelenin
getirdiği bir İslamcı politikayı kullanma kolaycılığı Türkiye'yi de liderlik
yarışına kattı. Ancak Türkiye'nin asıl liderlik yarışı 1989 yılından sonradır. Kafkaslar'da ve diğer Sovyet coğrafyasında yeni yapılanmadan sonra
Türkiye burada bir mücadelenin içerisine girdi. Ancak 80'li yıllar boyunca,
İran devrim ihracı inanılmaz etki yarattı. Bunu üzerine Suudi Arabistan
askeri niteliği de olan yapılanmalar içerisine girdi. Bugün Endonezya'dan
Fas'a kadar birçok alanda Suudi Arabistan'ın destek verdiği El Kaide türü veya daha legal olan onlarca örgüt ya da yapı, Suudi Arabistan'ın İslam liderliği adına mücadele veren unsurları oluşturuyor. Fakat ülkeler arasında asıl ciddi mücadele Kafkaslar'da oldu. 90'lı yılların ortalarına kadar süren bu mücadele artık İslam'ın dışında cereyan eden bir mücadele oldu. Güneydoğu Asya'da yeni açılan alanlarda ise Suudi Arabistan ciddi bir egemenlik kurmuştu. Malezya, Endonezya ve Filipinler'de Suudi Arabistan'ın çok ciddi etkileri oluştu. Yine Pakistan ve Afganistan birebir olarak politik liderlik mücadelesini veren ülkeler arasında yer almaya çalıştılar. Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki ilişkiler liderlik mücadelesinden dolayı kopma noktasına geldi. Türkiye daha çok, diasporadaki müslüman toplumunu koruyabilme mücadelesine girişti. Türkiye, Avrasya coğrafyasinda bulunan liderlik mücadelesinde başarili olamamiştir. Bunda iki sebep vardir.

Birincisi Türkiye'nin yanlış politikalarla bu bölgeye girmesi ve bölgeyi
hafife alması. İkincisi de teorik derinliği yetersiz uygulamalar nedeniyle
bu bölgelere son derece sığ bir mesaji ve etkiyi taşımış olması."

11 Eylül, Suudi Arabistan'ın liderlik savaşının sonucudur, diyebilir miyiz?

"Suudi Arabistan, İran'ın Kafkasya dışındaki alanlarda etkisinin
zayıflamasıyla liderlik konusunda etkin olmaya başladı. Bu egemenlik de 11 Eylül'ü getirdi. Suudi Arabistan'ın yönlendirmeye çalıştığı anlayış her ne kadar Vahabi anlayış gibi görünse de bence en tehlikelisi olan sünni radikal anlayıştı. Bu anlayış Şia radikalizminden daha ciddi sonuçlar yarattı. Çünkü alanı çok genişti. Bundan sonraki süreçtede bildiğimiz 11 Eylül sürecine gelinceye kadar Batı ile Suudi Arabistan yönetimi arasında dolaylı bir rekabet ve bunun sonucunda 11 Eylül'ün getirdiği etki ile birlikte de karşı atak başladı. Artık Suudi Arabistan modeli çökmüş durumda. Ama yeni bir İslam modelini Endonezya ve Malezya'da görüyoruz. Bu Malezya'da daha katı, daha Suudi etkisinde. Bu bizim Milli Görüş'ün de kaynak aldığı bir modeldir. Ama Endonezya'da bu daha ciddi şekilde kurgulanmaya başladı. Çünkü farklılıkların birarada yaşayabileceği bir ortam sözkonusuydu. Güneydoğu Asya'da uygulanabilir ve çağın aklı ile bağdaşır İslami politik liderlik Endonezya açısından hala avantajlıdır. Suudi Arabistan, önümüzdeki beş altı
yıl içerisinde çok ciddi darbeler yiyecek ve belki Suudi Arabistan iç
yönetiminde de bir değişikliğe sebebiyet verecek olaylar yaşanabilecek."

Peki, İran devrim ihracına hala devam ediyor mu?

İran siyahtan griye bir geçiş yapıyor. Eğer başarılı bir gri modeli
uygulayabilirse kendi model ihracını da yeniden üstlenecektir. Ama bu defa yöntemleri de daha farklı olacaktır. İşte tam bu yol ayrımında iken Türkiye için politik liderliği elde etmek konusunda fırsat penceresinin açıldığı bir süreç başlıyor. Bugün için Türkiye bu modeli uygulama fırsatının üzerinde yoğunlaşıyor, çalışmalar yapıyor. Türkiye'nin şöyle bir sorunu var; Türkiye kendi iç politik yapısı içerisinde bunun mücadelesini veriyor. Acaba bu tür bir politik liderliği üstlenmek Türkiye için nasıl bir İslami kimlik doğuracaktır ve bu devlet üzerinde nasıl bir baskı aracı olacaktır? Bugün devletin mücadele ettiği bir takım illegal unsurlara nasıl bir legal güç katacaktır? Bununla ilgili yöntemler vardır ama bu yöntemleri tespit ve uygulama noktasında henüz yeteri kadar cesaret yoktur. Cesur adımları atacak bilgili, akıllı ve cesur adamlara ihtiyaç var. En azından benim içerisinde bulunduğum birkaç komite var. Devlette bunlarla ilgili çalışma yapan; devletin çekirdek ünitelerinde çok önemli projeler var. Benim bilmediğim projelerin olması da muhtemeldir.

Böyle bir politik liderlik bize ne getirir ve ne götürür?

Bugün gerek ABD’nin gerek Avrupa Birliği’nin gerek Japonya'nın hatta Çin'in ihtiyaç duyduğu hammadde kaynaklarını temin edebilmeleri, işletebilmeleri, üretebilmeleri ve transfer edebilmeleri için İslam jeopolitiği ile mutlaka ilişki kurmaları gerekiyor. Bu ilişkileri kurgulayabilecek ve onlarla en iyi şekilde anlaşabilecek bir ülke olarak, Türkiye'nin bu rolü üstlenmesi, bu pastadan alacağı payı arttıracaktır. Bu işleyişte Türkiye'nin rol alması İslam ülkelerinde de demokratik standartların ve piyasa ekonomisinin geliştirilmesini ve refah düzeyinin artmasını sağlayacaktır. Tek başımıza refahta olmamızın bir anlamı yok. Komşularımızın da refahta olması lazım ki biz güvenlik içinde kalabilelim."

Avrupa Birliği'ne girmemiz politik liderliğimizi engeller mi?

İslam coğrafyasında politik liderlik konusunu savunan biri olarak Türkiye
Cumhuriyeti Devleti'nin Avrupa Birliği'ne tam üyeliğine zaten karşıyım. AB
standartlarının Türkiye'ye ve topluma kazandırılması Türkiye'nin milli,
siyasi hedefi ve stratejisidir. Ama jeopolitik nüfuz hakkının, egemenliğinin devri şartı ile Avrupa Birliği'ne üyelik, Türkiye'nin politik liderliğini engeller. Türkiye'nin, politik liderliği ile ilgili bir mücadele süreci
olduğunda, bu liderliği Avrupa Birliği ile paylaşabilmesi ne kadar
mümkündür? AB bu tür bir politik liderliğe ne kadar olanak sağlayacaktır? Diyelim ki biz bunu paylaşırsak yüz yerine ne kadar bir pay alacağız; bir mi, beş mi, elli mi? Çünkü burada riski alacak ve sürdürecek ülke biziz.

Türkiye, Avrupa Birliği ile tercihli üyelik içine girmelidir. AB'nin tam üyelik içinde olmayacağı dört ülke olacaktır. İngiltere, Rusya Federasyonu, İsrail ve Türkiye. Bunlar AB'nin mutlaka ilişkide bulunması, gözetmesi gereken ve aynı zamanda da onlarla rekabet halinde olması gereken dört ülke.
Her dört ülkenin de jeopolitik nüfuz alanı ve gelecek politikaları var. Her
biri bir mirasın devam ettiricisi ise neden Osmanlı'nın mirasçısı olarak
Türkiye bu hegemonik sahasından vazgeçsin? Bu nedenle politik liderliğe soyunmuş bir ülkenin, jeopolitik hayat hakkını ve egemenliğini bir üyelik uğruna terk etmesi anlam olarak bu liderliğinden de vazgeçmesiyle eşdeğerdir."

Türkiye modeli nasıl hayata geçirilir?

Yapılması gereken belli prosedürler vardır. İlk olarak, global demokratik
değerler, topluma hemen kazandırılmalı. İkincisi, serbest düşünce ve serbest piyasanın varlığı için piyasa ekonomisinin tüm kurum ve kurallarıyla birlikte işletilmesi ve bununla ilgili yapısal dönüşüm programının derhal tamamlanması gerekiyor. Üçüncüsü, devletin, anayasal güvenlik mekanizmasını yeniden tanımlayıp sosyal ve bireysel özgürlükleri sınırsız olarak açması gerekir. Son olarak da, Türkiye'nin ekonomi ve ticaret diplomasisini tanımlaması ve devletin milli dış politik çerçevesi olarak tayin etmesi gerekiyor. Ama asıl önemli sorun, Türkiye'nin bir zihniyet devrimine ihtiyacı var. Kurum ve kuralları yapsanız bile zihniyet devrimini gerçekleştiremeyince başarı şansınız çok düşük oluyor. Örneğin Milli Eğitim Bakanlığı, Dünya Bankası'nın dünyada uygulamış olduğu reform programını yüzde 95 başarmış ve dünyanın 55-60 ülkesine model olarak gösterilmesi gereken bir başarıya imza atmış bir bakanlık. Ama bu kağıt üzerindedir. Kuralları koymuşsunuz ama işletemiyorsunuz."

Din alanında nasıl bir reforma ihtiyaç var?

Din, birey ve toplum için ekonomik ve sosyal refahı dizayn eden bir
mekanizmadır. Bunu algılayabilmek için Türkiye bu tür tartışmaları kendi
içerisinde aşmalıdır. Anayasal olarak kendi güvenliğini sağlayıp dinsel
özgürlüğü açmalıdır. Kamu alanı, özel alan ve özerk alan olmak üzere üç
alanı net olarak tanımlamalı. Özel alanda insanların inanç özgürlüğünü
tamamen serbest bırakmalı. Kamu alanında kamu kurallarını uygulamalı, özerk alanda da kamunun kuralları ile özel alandaki bireyin ihtiyaçlarını ortalama bir noktada buluşturup kademeli bir inanç özgürlüğü Türk vatandaşına kazandırılmalıdır. Türkiye bunu önümüzdeki birkaç yıl içerisinde başarmalıdır. Cesur adımlar bu noktada atılırsa üç yıl sonra Türkiye sistemini minimum standartlarda bölgeye ihraç etmeye başlar. Türk Cumhuriyetleri başta olmak üzere, Suriye'ye, Irak'a hatta İran'a ihraç ederiz. Türkiye bugün bunu uygulamanın başındadır."

Laikliğin uygulanışı noktasında da bazı tartışmalar var...

İslam, Türkiye'nin sahip olduğu bir değer, önemli bir güçtür. Ve onunla
barışık olmalıdır. Siyasi yönetim ve devlet yönetimi, İslam'la ilgili görüş
ve düşüncesini ifade ederken yanlış uygulamaları İslam olarak değil;
İslam'ın özünü muhatap alıp, ona göre uygulamalarını yapmalıdır. Laikliği, İslam'ın yaşaması için bir gerekçe, bir araç olarak gördüğüne net bir şekilde kendisi inanmalı ve bunu da ortaya koymalıdır. İnsanların düşünce ve inanç biçimine hiçbir şekilde müdahale etmemelidir. Diğer dinlerin de aynı şekilde yaşayabilmesi için onlara da bu özgürlükler tanınmalıdır. İslam'ın toplumsal seviyede bazı kuralları, olmazsa olmaz değerleri vardır. Örneğin Ramazan ayında oruç tutmak, zekat vermek gibi, Cuma namazı gibi. Cuma namazı aslında çok önemli bir konu. Yeryüzündeki semavi dinlerin içerisinde dünyevi vakti en az alan din, İslam dinidir. Yahudiler koskoca bir cumartesi gününü, hıristiyanlar tam gündü şimdi yarım güne indirdiler pazar gününü, İslam ise sadece 20 dakika sürecek hutbe ve iki rekat namazı emrediyor. 'Kesin dünya
işini ve mutlaka oraya gidin' dediği 20 dakikalık bir emir. Bu tür değerlere
devletin sahip çıkabilmesi gerekir. Özel alanda ve uygun olduğu ölçüde özerk alanda, inandığını yaşayabilmek noktasında, türban gibi başka bir takım değerler gibi ona bu olanağı verebilmesi, bunu tanımlayabilmesi lazım. Devlet, anayasal sistemi korumalıdır. Toplumdaki bir kesimi diğer kesimden koruma arzusuna girerse taraf olur. Türkiye’nin aşması gereken en büyük sorunlardan birisi bu."

Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı'nın konumu ne olmalı?

"Ben Diyanet İşleri Başkanlığı'nın da özerkleştirilmesi gerektiğini
düşünüyorum. Devlet, Diyanet İşleri Yönetimi Konseyi denen bir konsey
içerisine ilahiyat fakültelerinden üye vererek bu alana müdahalede
bulunmalı. Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı'nın işleyişi maalesef Tapu
Kadastro Müdürlüğü'nden farklı değildir. Bu yüzden de dinin ahlaki boyutunu, teorik çerçevesini düşünecek, tartışacak din adamlarının, bilginlerinin gelişmesi ve çalışması olanağı da maalesef bulunmuyor. Orası politik süreç, oraya gelen insan kendi fikrinde olanları yerleştiriyor. Başkanlık, halka dair meselelerden oldukça kopuk, dolayısıyla dinsel özgürlük mümkün değil.
Dinsel özgürlükten kasıt, düşünebilme ve inanma hürriyetidir. Başkanlık,
Devlet Planlama Teşkilatı'nın eski hali gibi olmalıdır. Gerçekten o düşünce
ve çerçeve tartışılabilmeli. Örneğin ben, bu model çalışmasını yapmak için Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan birileriyle görüştüğümde kayıt dışı olarak görüşebildim. Bu tür bir baskıyı uyguladığınız zaman sizin dünyaya ihraç edebileceğiniz model de olamaz. İslam, ibadetler için ya da uygulamalar için askeri bir düzen getirmemiştir ki. Şia nasıl imam baskısı altında bir düzen getiriyorsa Türkiye'de ya da sünni ortamlarda, ilginçtir, medresenin kurguladığı bir düzenleme var. Bir askeri nizam gibi. Halbuki önemli olan, Kuran’ın mesajını, Allah'ın uluhiyetini, mutlak en üst güç olarak tanımlayabilmek. Öncelikle kişinin müslüman kimliği ile kucaklaşması gerekir.”

Türkiye modelini ihraç etmek için neler yapmak gerekiyor?


İslam, dini yapısı, felsefesi ve mesajı gereği şiddetten uzaktır. Bunun
tersine alınacak tutumlar, dine zarar verir ve İslam'ı tehditlere maruz
bırakır. Bunun sonucunda İslam toplumu ve diğer inanç grupları için terör, zulüm ve üzücü olaylar eksik olmaz. Din ve toplum yaşamı açısından, taraflar için özgürlük alanı yaratan ve bu alan içerisinde barışı ve istikrarı koruyan yapı laikliktir. Türkiye modelinin başarı anahtarı, İslam için temel referans olan Kuran'ın mesajını algılamak, anayasal hürriyet ve anayasal laiklik içinde bireye özgürlüğünü sunmak ve bilinçlendirmektir."

Peki, bu nasıl olacak?


Bence birinci öncelik şu, Türkiye'de devletin en tepesinden en altaki
insana kadar herkesin bir kere Kuran'la tanışması gerekli. Mutlaka yorumsuz ve katıksız, radikal baskı altında kalmamış bir mealden Kuran'ı okuması lazım. Zihniyet reformunun birinci aşamasi bu. İkinci aşaması teknoloğundan mühendisine, bilgisayarcısından sosyoloğuna, psikoloğundan siyasetçisine kadar herkesin katkıda bulunduğu yeniden Kuran'ın tefsirinin yapılması gerekiyor. Keşke Kuran'ın tefsirini Einstein yapmış olsaydı, keşke Newton yapsaydı. Sadece fıkıh, hadis gibi dersleri almış, ilahiyat fakültesinde veya benzeri alanlarda yetişmiş kimselerin Kuran'ı tefsir edebilmesine ve tanıtılan İslam'ın çerçevesi olmasına müsade edilmemeli. Tefsir yapan bir insanın mutlaka matematik, felsefe, astronomi, psikoloji, sosyoloji gibi dallarda uzman olması lazım. Bir kişi bunların hepsi olamayacağına göre, o zaman mutlaka bu konularda uzmanlaşmış, ama her bir çalışma alanının, matematiğin, fiziğin, elektroniğin felsefesini algılayabilme yeteneğine sahip kimselerden oluşmuş kurul olmalı ki Kuran'ı, Kuran'ın mesajını çağın aklıyla yeniden anlamlandırsın. Bugün dünyada en büyük ihtiyaç budur. Ve benim model olarak savunduğum şeyin altında yatan en temel şey bu.
Yaşadiğimiz çağa dair Kuran'ın mesajini anlatamıyorsanız, anlamıiyorsak,
algılayamıyorsak o zaman bizim yaptığımız her model sorun yaşayacaktır. Bunu yapan ülke ise politik liderlikte bir adım öne geçecektir."

Başka ne tür önlemlerden söz edilebilir?

"Kurumsal olarak alınabilir önlemler var. İbadet özgürlükleri ile ilgili
daha somut düzenlemelerin ortaya konulması gibi. Örneğin türbanı, özerk alan olan üniversitede serbest bırakırsınız ama kamu alanlarında taviz vermezsiniz. Her şeyi anayasal kurallarla ortaya koyarsınız ama muğlak ifadelerle değil. Ülkemizde bugün inanılmaz bir değerler yıkımı var.
Yaşadığımız onca terörle mücadele sürecinin, yaşanan sosyo-ekonomik krizin ortaya koyduğu inanılmaz bir ahlaki yıkım var. Bu ne devletin, ne de dinin sopasıyla düzelir. Bu erozyon, ahlaki bir öğretiyle düzeltilebilir. İşte İslam; emirlere bir bakın, yalan söylememek, dürüst olmak, başkasının hakkını çalmamak; İslam'ın emirleri bunlar. İslam, sabah akşam otur zikir et, hu çek demiyor. İslam'ın asıl değerlerini ortaya koymak ve bunları savunmak lazım. İşte devlet modeli budur. Bizim entelektüellerimiz Kuran'la tanışmadı; cahil zaten tanışamadı. Türkiye'de 65 milyon insana bir sormalı, kaçınız Kuran'ı anlayarak okudunuz? Düşünsenize, bir şeye inandığınızı söylüyorsunuz ama ne olduğunu bilmiyorsunuz. Bu kolaycılığın getirdiği bir sonuç. Kolaycılık inanılmaz bir ahlaki çöküştür. Bizde bu durum, toplum olarak, ekonomik olarak, siyasal olarak her yerde varolduğu için bir anlatın da öğrensek diyoruz, bir ben okusam demiyoruz. Zaten Kuran'ın ilk emri neden Oku? Oku denmesinin sebebi şu, çünkü okumazsan benimle buluşamazsın, ancak başkalarının icat ettiği saflarla buluşursun; eğer Allah'ın gönderdiği safla tanışmak istiyorsan mutlaka oku emrini yerine getirmelisin.”

Politik liderlik savaşinda İran neler yapiyor?

"İran'da özellikle gençlik içerisindeki özgürlüğün arttırılmasında, devrimin
de geleceği açısından yarar olduğu düşüncesi herkesce kabul edildi. Ama bunun sınırları tartışma konusu oldu. Devrim Konseyi yani Dini Ulema Konseyi bu konuda çok fazla taviz verme taraftarı değildir. Ama İran'da, kapalı ideolojik sistemlerin iktidarı yani işlemeyen piyasa ekonomisi, işlemeyen demokrasi, belirli bir kesimin tahakkümü şeklinde cereyan ediyor. Fikir olarak inanılmaz özgür gibi görünüyor ama uygularken inanılmaz baskı uygulanıyor. Yani işte o örtüyü mutlak olarak takmak gibi. Şizar denen örtünün İslam coğrafyasında yeri yok. Bu, özellikle Ortodoks Ermenilerinin kullanmış olduğu bir kıyafettir. Ama bugün şiaların kıyafeti olmuştur. İran devrimini yönetenler kendi devrimlerinin ayaklarının altından kaymaya başladığını görünce mecburen bir miktar özgürlüğün yolunu açtılar."

İran kendisini dönüştürmek noktasında ne kadar başarılı bir model olabilir?

"Bu gidişle başarıdan bir hayli uzaktalar. Kendi ülkesi içerisinde bunu
başarabilir. Çünkü İran'da toplumun devletle ilişkisi daha farklı. İran'da
devrim sürecinden sonra bir çalışma yaparken ilginç bir şeyle karşılaştım.
Oradan gelen üst düzey devlet yetkilimize, ne gördünüz dedim, şunu gördük dedi: İran'da sıradan bir köylü size Bastil hapisanesinin yıkılışı öyküsünü iki saat süresince anlatabilir. Bizim Türkiye'de aydınlara Bastil
hapishanesini sorsan, kaç tanesi o hangi şehirde, diye sorardı ya da öyle bir hapisane var mıydı, derdi. Yani İran'da devrim kültürü var. Belirli bir aydin kesimi, bu düşünce biçimi için uzun uğraşlar vermiştir. İnsanı
özgürleştirmek arzusuyla gelmiştir İslam. 'Biz insanı özgür kılmak için
gönderdik bu kitabı' der. Evet, özgür kılmak için ama İran, devrimi
özgürleştirmek için insanlarin özgürlüğünü baskı altına almayı getirdi.
Bugün İran bu sürecin içerisinden kolaylıkla çıkamıyor. Çıkamadiği için de
dişarıya ihraç noktasında başarılı olma sürecinde bizden daha geride.
Kendisinin başarılı olması açısından ise bizden daha ileride. Çünkü bu
konuda daha çok uğraş veriyor.”

Ya Endonezya neler yapıyor?

O bölgede iki akım var. Birincisi, Osmanlı'nın etkisi var. İkinci olarak
ise, yakın süreç içerisinde Suudi Arabistan'ın oraya düşünce transferleri
olmuştur. Bu, Endonezya'yı İslamlaştırmak veya İslami sünni radikal eksene çekmek konusunda bir hayli mesafe kaydetmiştir. Ancak Amerika'nın doğrudan teması ve bölgedeki teknomodern yaşam biçimi, sünni radikal İslam anlayışı gittikçe erimeye başlamıştır. Bugün başkalarıyla yaşayabilme, devlet yönetiminin müslüman ve hıristiyanlar arasında pay edilmesi, cami ile kiliseye gitmekte aynı kolaylığın sağlanması ve bunun herkesin yararına olduğu düşüncesi Endonezya'da daha gelişmiştir. Endonezya toplumunda, toplumsal bir zeka seviyesi var. Yani algılaması çok hızlı. Biz de çok zekiyizdir ama bizde algılama çok yavaştır. Biz alışkanlıklarımızı zor terkederiz. Endonezya modeli, Amerikan standartı açısından bakarsanız uygulanabilirliği ve yaygınlaştırılabilirliği açısından Türkiye'den çok ileridedir. Ama hem Güneydoğu Asya'nın kapalı yapısı, hem coğrafi yapısı, hem de ciddi Çin baskısı nedeniyle bunu evrenselleştirmesi çok zor. Ama gelecekte bu şansı var. Biz sıfır noktasında yarışa başlıyoruz; avantajlarımızla onlardan öndeyiz, ama yaptıklarımızla onlardan gerideyiz.

Avrupa ve Amerika İslam ülkeleri arasındaki liderlik savaşına nasıl bakıyor?


Uluslararası ekonomik ve siyasi çevreler için en iyi model, çıkarlarına en
uygun katkıyı sağlayacak olan modeldir. Hem başkan Bush'un hem de Avrupa Birliği'nde zaman zaman söylenen şey, Türkiye'nin uygulanan ve yapılanlarla bir model olduğudur. Özellikle ABD'nin, devlet politikası olarak, Türkiye modeline ciddi destek verdiği biliniyor. Ancak bu destek, bugün var olana değil, bahsettiğim geliştirilmiş modeledir. AB bu konuda aynı dürüstlük içerisinde değil. Onun için, koyu İslamcılığın yaygınlaştırılması daha avantajlı. O böylece kendi alanını daha sıkı tutuyor. Misyonerlik faaliyetlerinin geliştirilmesinde özellikle AB'den çok ciddi destek var. Devlet politikalarına hakim olan koyu hıristiyan ve yahudi örgütler vardır. İçerdeki bir takım unsurların, bir takım tarikatlerıin karşı çalışmaları bulunmaktadır. Ben misyonerlik çalışmalarının, özellikle tarikat ve hatta Tapınak Şövalyeleri'nin devamı olan örgütlerin ciddi baskısı ve desteği ile geliştiği yönünde bir fikre sahibim. Misyonerlik, bir devlet politikası olarak savunulmaz. Ama devletler bu konuda ihtiyaç duyulan desteği misyonerlik faaliyetlerine veriyor mu derseniz, vermiyorlar demek için elimizde yeterince kanıt yok. Ama verdiklerine dair birçok işaret var. Bu da çok normal. Kuran'la yüzleşmeyen toplumlar içerisinde, ekonomik ve sosyal ihtiyaçları da gözönünde bulundurarak insanların hıristiyanlaşma eğilimi fazladır. Misyonerlik çalışmalarının diğer İslam ülkelerindeki yoğunluğunu çok fazla bilemiyoruz ama Türk Cumhuriyetleri'nde bu çalışmalar daha fazla. Biraz daha ucu açık toplumlarda daha rahat hareket ediyorlar. Ama İran'da bunu yapmaları zor.”

Devlet düzeyinde yapılan plan ve stratejiler neler?


Burada tabii izlenimlerimi verebilirim. Şöyle söyleyelim; 28 Şubat'tan
sonra Milli Güvenlik Kurulu'nun 406 sayılı kararına istinaden aldığı karar
ve bunun 18 tane tedbiri vardı. Bu tedbirler o kadar hızlı alınmıştı ki,
sorunu çözmeye yönelik değil, tam tersine sorunu baskı altına almaya yönelik çalışmalardı. Zaman içerisinde bu kararların uygulamadaki başarısızlığı ve hataları da ortaya çıktı. Ve nitekim bu konudaki çalışmalar bir süre sonra yavaşlatıldı. Benim görebildiğim kadarıyla, özellikle daha yumuşak geçiş politikaları, yani daha kapalı devre bu tür illegal faaliyetleri izleyebilecek unsurların oluşturulması çalışmaları var. İslam'la ilgili radikal söylemlerin doğru olmadığını anlatan, daha doğru söylemlerin toplum kesimlerine ulaştırılmasını amaçlayan bir takım çalışmalar içerisine girilmesi için stratejiler var. Gerektiği zaman, bununla ilgili uzman kişilerin topluma ulaşması, konuşması, medyada çıkması planları bulunuyor.
Yine aynı şekilde, doğru İslam'ın anlatılması için yazılı bir takım
yayınların yapılması, kitapların hazırlanması ve başarılabildiği ölçüde
Diyanet İşleri Başkanlığı Diyanet Işleri Yüksek Kurulu'nun bu konuda otorite olarak bir takım çabalar içerisine girmesi gibi çalişmalar var. Bunun dışında Türkiye Cumhuriyeti devletinin, devlet ideolojisi içerisinde, dini düşünce ve yapılara karşı tutumun daha esnek bir hale getilmesi de
hazırlanan çerçeve içinde yer alıyor. Ancak esneklikten kastım, taviz vermek anlamında değil; devletin güvenliğini sağladıktan sonra biraz daha özgürlüklerin ve uygulamaların esnetilmesi konusunda bir takım çalışmaları kastediyorum. Sanıyorum önümüzdeki günlerdeki en ciddi değişiklik de Diyanet İşleri Başkanliğı'nın yapısında olacak. Diyanetin yönetimine, bu tür düşünceye sahip olanların gelmesi konusunda bir girişimin olacağı görülüyor.”

Dinci partilerin iktidara gelme korkusu ne kadar gerçekçi?

"Türkiye farklı kimlikleri barındırabilmek, farklı dinlere mensup insanları
yönetebilmek konusundaki birikimini gözardı etmemelidir. Bu bir şanstır.
Dünyaya da anlatılacak bir başarıdır. Ancak siyasal İslam'ın Türkiye'de
yönetime gelmesinin risk taşıdığı konusundaki korku, bu korkunun
gerçekleşmesinden daha gerçek bir korkudur. Bu nedenle Türkiye, Anadolu'daki kimliği, yaşam standartı ve yaşam biçimlerindeki düşünceyi baz almalı ve onun yaygınlaşmasını ve gelişmesini değerlendirmeli. Devlet, Istanbul'daki, farklı dinsel kimliklerin toplumla ilişkide ortaya koydukları düşünceleri kendisine model olarak alma tehlikesini artık bırakmalıdır. En ciddi sorun bu. Çünkü kısa süre içerisinde yeni bir tehlikeli kamplaşmanın yolunu açabilir. İslam olmayan, İslammiş gibi görünenlerin İslam'a yön vermeye çalıştıkları gibi bir propaganda ile karşı karşıya kalabiliriz."

 


[Arkadaşına Öner]      Yazdır    [Forum]

© 2002 Copyright ilkayet.net. Tüm Hakkı Saklıdır.

Ara-bul

Ana sayfa yap

Sözlük

Tıkla Öğren

Kitap

İpucu

Öbür Dünya


Sureler

Kuran-ı Kerim

İncil

Tevrat

Beyin Fırtınası