|
Kuran'da birçok
ayet insanı düşünmeye, akıl etmeye çağırıyor. İslam bilginlerine
göre de, yaratılan ilk şey, akıl. Peki, Allah'ın ayetleri
karşısında aklın rolü nedir? İkisi arasında çatışma olur mu?
İslam araştırmacıları,
Allah'ın yarattığı ilk şeyin akıl olduğunu söylüyor. Hatta
Hz. Peygamber bir hadisinde "ilk yaratılan aklımdır"
diyor. Kuran'da yüzlerce ayet "...düşünmez misiniz?"
"...akletmez misiniz?" "....fıkhetmez misiniz?"
gibi ifadelerle son buluyor. Peki, insan aklının, dinlerin
getirdiği vahiy karşısındaki değeri ne? Akıl (ilim) ile vahiy
(din) çatışır mı? Çatıştığı zaman hangisi tercih etmeli veya
nasıl bir yöntem izlenmeli? İslam ve Hıristiyan felsefeciler
bu sorulara nasıl cevap veriyor?
Bütün bu soruları,
felsefe bakış açısıyla değerlendirerek cevap veren araştırmacıların
ortak görüşü, akıl ile vahiy arasında bir aykırılığın olmayacağı
yolunda. Ancak bilinen şu ki, insanın düşünce tarihi boyunca
metafizik problemler hep varolagelmiş. İnsanın bu problemleri
akılla çözme girişimine de felsefe denmiş.
Araştırmacıların
akıl-vahiy ilişkisine getirdiği yorumlara geçmeden önce aklın
Kuran'da nasıl yeraldığını aktaralım. Selçuk Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. M. Sait Şimşek
"Yaratılış Olayı" adlı kitabında, Kuran'ın
bir tebliğ ve ikna kitabı olduğunu, insanları ayetleri üzerinde
düşünmeye çağırdığını, hatta düşünsün diye adeta kışkırttığını
söyleyerek şöyle devam ediyor:
Kuran düşünmemizi
istiyor!
"Kuran'da
yüzlerce ayet, '...düşünmez misiniz?', '...akletmez misiniz?',
'....fıkhetmez misiniz?' gibi ifadelerle son bulur. Bu şekildeki
ifadeler sadece Allah'ın varlığı, insanın sorumluluğu ve benzeri
inanç konularıyla ilgili ayetlerde sözkonusu edilmez, dini
hükümleri içeren, hatta ibadetlerle ilgili ayetlerde de geçmektedir.
Kuran, dinin bütün alanlarında muhataplarını düşünmeye davet
etmektedir. Cehennem ehli olmaya mustahak olanlar ise akletmeyen
kimselerdir."
Kuran, "kainat
kitabı" üzerinde düşünmeye, Bakara suresi 164. ayette
çağırıyor:
"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün
sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde
gemilerin süzülüşünde, Allah'ın gökten indirip kendisiyle
ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda ve yeryüzünde hayat verip
yaydığı canlılarda, rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında,
gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda elbette
aklını çalıştıran kimseler Allah'ın varlığına ve birliğine
nice deliller vardır."
Kuran ayrıca aklını
kullanmayanın sorumlu olduğunu da haber veriyor: "Bilmediğin
şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi
de sorguya çekilecektir." (İsra suresi 36. ayet)
"Kişi, ancak
gördüklerinin, duyduklarının ve o ana kadar aklını kullanarak
muhakeme yoluyla vardığı sonuçların birikimleriyle aklını
kullanır. Göz de, kalp de, kulak da bilgi edinmenin yollarıdır.
O halde bir bilgi edinmenin peşine düşen kişi göz, kulak ve
kalp nimetlerinin şükrünü yerine getirmemiş olur ve bu nedenle
de sorumludur" diyen Prof. Dr. Sait Şimşek, insanın yaptıklarından
sorumlu olmasının, akıl ve iradesinin varlığından ve bu iradeyi
özgürce kullanabilmesinden kaynaklandığını belirtiyor.
Vahyi (ayetleri)
akılla alırız
Allah'ın, doğruyu
bulmak için, insana akıl ve vahiy olmak üzere iki şey verdiğini
söyleyen Prof. Dr. Sait Şimşek'e göre, akıl yalnız başına
Hakk'ı tam olarak yakalayamaz ama insana büyük ölçüde rehberlik
eder. Çünkü akıl, karar verirken o güne kadarki deneyimlerinden
yararlanır. Ayrıca kişi aklını kullanırken kimi duygularının
etkisinde kalabilir. Bununla birlikte akıl, insana verilmiş
en büyük nimettir. Nitekim vahyi de akılla alırız. Ama vahiy,
Allah katındandır, yanılma sözkonusu değildir.
Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Sistematik Felsefe öğretim üyesi Necip
Taylan ise "İlim-Din İlişkileri-Sahaları- Sınırları"
adlı kitabında insanı, felsefe açısından ele alıyor ve
"tanrıyı arayan bedeni bir varlık" olarak tanımlıyor.
"Düşünebilen tek varlık olarak insan, yalnızca benliğinin
dışında şahit olduğu varlık ve olayları düşünmekle kalmayıp
kendisini aşan anlamlara da ulaşır. Bu, onun kendi varlığı
ile kainatın varlık sebeplerini zaruri olarak düşünmesinin
bir neticesidir. Tanrı fikri, insanın akıl varlığından doğmaz.
Fakat onun, akıllı bir varlık olmasının zorunlu sonucu olarak
ortaya çıkar" diyen Taylan kitabında, akıl ve inancın
uzlaşmaz olduğunu söyleyenlere şu yanıtı veriyor:
"İnsanda,
birbirine karışmadan kendi sahaları içinde kalan iki ayrı
saha vardır; bunlar akıl ve inanç sahalarıdır. Akıl, ilmi
meydana getirir. İnanç ise dini. Akıl faaliyeti, zihin hayatını
sınırlandıran hükümlere dayanır ve somut objeler üzerinde
çalışır. Kendi prensiplerinin dışına çıkmadığı gibi, tecrübeyi
kendisine yardımcı kabul eder. İnanç ise, bu sınırı aşan hislere
ve iradeye bağlıdır. Buna göre, ilim ile inancın kaynakları
aynı değildir. Biz, değerleri yalnız akıl ile değil; his,
irade ve arzularımızla kavrayabiliriz. Bunun içindir ki, ilim
ile inançlar ve dinler arasında çekişme görenler bu iki sahayı
birbirine karıştıranlar ve her yönü ile farklı sahaları aynı
kaynağa bağlamak isteyenlerdir."
Akıl ile vahiy
arasında aykırılık olur mu?
Akıl ile vahiy
arasında aykırılık olur mu? Bu sorunun cevabı için Ord. Prof.
Dr. Ali Fuad Başgil "Din ve Laiklik" adlı
kitabına başvuruyoruz. Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, kendi
yorumunu vermeden önce, ilim ve din konusunda biri "akılcı",
diğeri "nakilci" iki görüş olduğunu ve bunların
birbirini tamamladığını söylüyor. "Akılcı" görüşe
göre, akıl ile nakil yani ilim ile din arasında bir aykırılık
görülürse, aklın, yani ilmin gösterdiği yol tutulur. Nakil
yani din ise, buna göre yeniden anlamlandırılır. Çünkü aklın,
dini belirli bir zamandaki anlayışı, bu zaman geçip olayların
şekli değişince, değişir. Fakat hükmün de buna göre değişmesi
gerekir. Çünkü İslam'da zamanların değişmesi ile hükümlerin
de değişeceği inkar olunamaz.
Bu görüşün karşısında
olanlar ise, vahiy karşısında aklın zayıf kaldığını söylüyorlar.
Onlara göre, insan her durumda vahye tabi olmaya mecburdur.
Zira akıl, beşerdir yanılır; vahiy ilahidir, yanılmaz. Ord.
Prof. Başgil, "vahy"i savunan Maliki mezhebinin
kurucusu Malik b. Enes'i örnek göstererek şu bilgileri veriyor:
"Akıl daima
unutma tehlikesi ile karşı karşıyadır. İlahi hükümler, akıl
yoluyla idrak edilemez. Bu nedenle akıl, vahye tabi olmaya
mecburdur. Ayeti, akıl ve ilme göre anlamlandırmak, onun ilahi
hakikatini inkar etmek olur. Zira ayet, bir defada ve bir
defaya mahsus olmak üzere ve dünyalar durdukça durmak üzere
konulmuş bir hakikattir. Akıl ise devirlere, milletlere hatta
şahıslara göre daima değişen bir melekedir. Netice olarak,
vahyi akla göre anlamlandırmak, önce dini hakikatleri her
devrin ve her milletin hatta her şahsın görüşüne ve anlayışına
bağlamaktır. Bu ise dini temelinden sarsmaktır."
Ahiret'in akılla
ispatı mümkün mü?
Ord. Prof. Başgil'e
göre ise, akıl ile nakil (vahiy) arasında ayrılık hem olur,
hem olmaz. Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine,
ahiret gününe, hayır ve şerrin ilahi takdire bağlı olduğuna
inanmada, yani iman ve itikat meselelerinde aykırılık olamayacağını
belirten Başgil, şu açıklamayı yapıyor:
"İman ve
itikat meseleleri, kişinin vicdanına hitap eder. Bunları,
kişi ister reddeder, ister kabul eder. Bunlarda akıl, hakikaten
acizdir; ilim ise yetersizdir. Mesela, ahiret ve öldükten
sonra dirilmek hakikati sır, birer dini hakikattir ve ilmin
sınırları dışındadır. Bunların akıl ve ilim ile ispatı mümkün
olmadığı gibi inkarı da mümkün değildir. Çünkü ilim, ispat
edemediği şeyi inkar da edemez; sadece, bilmiyorum, der."
Ord. Prof. Başgil,
buna karşılık, ibadetler sözkonusu olduğunda akıl ile nakil
(vahiy)arasında aykırılık olabileceğini söylüyor. Çünkü, akıl,
zamandan zamana değiştiği gibi aklın ürünü olan ilim de sürekli
gelişiyor. "Aklın ve ilmin bu değişmesine ve gelişmesine
paralel olarak insanların hareket tarzları ve hayat anlayışları,
sosyal ilişkileri de değişmektedir" diyen Başgil şöyle
devam ediyor:
"Akla aykırı
olan vahye de aykırıdır"
"Vahyin ebedi
hakikatlerini, yeniden ve yeni bir ruh ve görüşle anlamamız,
onun ta kıyamete kadar bütün zamanları dolduran esrarından,
yeni durum ve ilişkilere göre hükümler çıkarıp, vahyi hayata
uyumlu hale getirmemiz lazımdır. İbadetler (amel) ve ahlak
meselerinde vahiy, insanların hareketleriyle ve birbirleriyle
olan ilişkileriyle ilgilidir. Amel (ibadetler) sahasında nakillerin
(ayetlerin) hepsi iman ehline birer 'sorumluluk' yükletir.
'Şunu yap, şunu yapma' gibi emir ve yasak ifade eder. İslam'da
sorumluluğun kaynağı ise, bir kelime ile 'akıl'dır. Şu halde
kişi, şerrin herhangi bir hükmüyle sorumlu tutulmak için,
bu şerri aklının kabul etmesi gerekir. Aksi halde kişi, aklının
kabul etmediği bir teklif ile sorumlu tutulmuş olur ki böyle
bir şey İslami esasa kesinlikle aykırıdır. İslami esasa göre
"Allah kimseyi verebileceğinden fazlasıyla mükellef tutmaz"
(Talak suresi 6. ayet) "Allah kimseye takatından fazlasını
teklif etmez" (Bakara suresi 276. ayet) "Dinde
cebir ve zorlama yoktur" (Bakara suresi 256. ayet).
İşte bu nedenle,
yani aklımızın almadığı bir nakil karşısında, nakli akla yaklaştırmaya
ve akıl ile nakli barıştırmaya çalışırız. İkinci olarak; İslami
usulde, akla ve ilme aykırı bir şey de hakikat olamayacağı
için aklın mantığı ve ilmin verileri hakikat olarak kabul
edilebilir. Nakil ise, açıklık bulunmayan meselelerde buna
göre yeniden manalandırılır."
İlim kavramının
anlamı değişti mi?
İlim(akıl) ile
dinin(vahiy) birbirinden ayrılamayacağını söyleyen Başgil'e
göre, bu hakikati görmek için ilim kavramının bugün uğradığı
değişikliğe bakmak gerekiyor. İlim kavramının 17. ve 18. yüzyıllardan
hatta 19. yüzyıldaki anlayışından farklı olduğunu belirten
Başgil, şu açıklamayı yapıyor:
"Eskiden,
ta Yunan filozoflarından gelen bir anlayışla, ilim denince
eşya ve tabiatın 'mutlak marifeti'" anlaşılırdı. Ve ilim
kelimesi, mutlak, kesin, sabit ve düzgün bilgi anlamına gelirdi.
Halbuki bugün anlaşılmıştır ki, ne sabit hakikat ne de bunun
mutlak surette idraki mümkündür. Bugün, fiziki sahada ilim
demek, sırf tecrübe, gözlem ve kıyas ile elde edilen bilgi
demektir. Modern ilim tecrübeye, gözleme ve kıyasa dayanmaktadır.
Aslında her şey geçici, izafi ve fanidir. Dün hakikat diye
taptığımız, bugün batıl (sahte, hurafe, boş)dır. Bugün, batıl
diye sandığımıza mümkündür ki yarın hakikat diye yeniden tapalım."
Akıl ve vahiy
arasındaki ilişki üzerinde araştırma yapanlardan biri de araştırmacı-yazar
Ali Bulaç. Bulaç, "İslam Düşüncesinde Din-Felsefe
Vahiy-Akıl İlişkisi" adını verdiği çalışmasında insan
aklının, dinlerin getirdiği vahiy karşısında değeri ile akıl
ile vahiy çatıştığı zaman hangisinin tercih edileceği konularında
Doğu ve Batı'yı karşılaştırarak bilgi veriyor. Bu karşılaştırmalara
geçmeden önce Bulaç'ın vahy, hikmet ve felsefe gibi kavramları
nasıl tanımladığına bakalım:
"Vahiy, doğrudan
ilahi nitelikte ve Allah tarafından masum bir peygambere indirilen
bilgilerin toplamı iken; hikmet, vahye dayalı insanın her
tür ve düzeyde ortaya koyduğu zihni faaliyetlerdir. Eğer insan,
nübüvvetin (peygamberliğin) nuruyla düşünür, kalbini, zihnini
ve insani bütün meleke ve yetilerini bu nurun aydınlığında
vahye ve Allah'a açarsa, o da hikmeti bulur; hikmetle düşünür,
hayatını hikmetin doğru bilgileriyle tanzim eder ve bol hayırlara
sahip olur. Felsefe ise, hikmetin etkisinden çıkmış şekliyle
salt anlamda akli ve insani düşünce tarzının adıdır. İnsan,
kendini, vahiyden ve peygamber tebliğinden bağımsız görüyor
ve gerçekliğin bilgisini yalnızca kendi insani güç ve imkanlarıyla
(akıl, deney, sezgi vb.) elde edeceğini iddia ediyorsa, onun
bu çerçevede ortaya koyacağı her türden düşünce ve sonuç sadece
felsefedir. Bu anlamdaki felsefe ise hakikati ifade etmez."
Her ne kadar filozoflarca
akıl ve vahyin çatışmayacağı söylense de Bulaç, vahyin getirdiği
bazı bilgileri bireysel aklın hemen ve bir anda kabul etmesinin
güç olduğunu vurguluyor. Örnek olarak da Hz. İsa'nın babasız
olarak dünyaya gelişini ve yüzlerce yıl uykuda kalan Ehl-i
Kehf'i gösteriyor.
Bugünkü filozoflar
vahyi gözardı mı ediyor?
Ali Bulaç, yukarıda
tarifini yaptığı felsefenin, ne hikmetle ne de vahiyle ilişkisi
kalmadığını ve bu tür felsefenin tarihte ilk defa Yunan'da
ortaya çıktığını belirtiyor. Felsefenin bu şeklinin karamsarlık,
kapris, vesvese, bunalım, şaşkınlık, çelişki, sıkıntı ve mutsuzluk
gibi hayatı öldürücü sonuçlar doğurduğunu söyleyen Bulaç,
bu tür belirtilerin Rönesans ve Aydınlanma çağından bugüne
kadar etkilerini gösterdiğini belirtiyor. Bulaç'a göre, bugün
bilim, felsefe ve tarihle uğraşanlar, düşünce tarihinin değişim
ve gelişimini izlerken, hikmete dayalı kıstasları kullanmıyorlar.
Çünkü onlara göre, ilahi bilgilere dayalı üstün düşünce şekilleri,
insanlığın "sihir", "teoloji" veya "metafizik"
dönemlerini, yani geri ve ilkel dönemlerini ifade eder. Bulaç,
açıklamalarına şöyle devam ediyor:
"İnsan temeline
dayalı düşünceyi esas aldığımızda, Batı'da gözlemlenen düşünce
tarihinin bir benzeri ortaya çıkar; bu ise vahy etkisinde
hikmet ve hikmetin etkisinde düşünce veya felsefe gibi büyük
fikir ve kültür hareketlerini kavramada bize yardımcı olmaz.
Oysa peygamberlerin doğrudan tebliğ ettiği ilahi bilgi olan
vahy ile insanın kendini mutlaklaştırarak geliştirdiği seküler
felsefe, genel insan düşünce tarihi dışında kalır. Çünkü biri
doğrudan Allah'tan, öbürü doğrudan kendini Allah'ın ilminden
bağımsız farzeden seküler insandan kaynağını alır."
Yunan ve İslam
felsefelerinde hakikat
Bütün bu açıklamalardan
sonra Ali Bulaç, "İnsan, peygamber olmadan da hakikatin
bilgisini elde edebilir mi?" sorusuna cevap arıyor. Bulaç'a
göre, bu soruya ta eski Yunan'dan beri cevap aranmıştır. Filozoflar,
peygamber ve vahy olmadan da insanın hakikati bulabileceğini
öne sürmüşlerdir. Ancak Bulaç, Yunan'da dini form içinde temsil
edilen hakikat ile İslam felsefesinde sözü edilen hakikatin
aynı şey olmadığını söylüyor. Çünkü Yunan'da, hakikati olduğu
gibi temsil eden ne bir tek Allah inancı, ne de onu öğreten
doğru güvenilir ve kusursuz bir peygamber vardı. Tanrılar,
bütün tutum ve davranışlarında olduğu gibi, kainatı kuşatan
bilgiyi temsil etme konusunda da zulmediyorlar, insandan saçma
şeylerin kabulünü istiyorlardı. Bulaç, İslam felsefesindeki
hakikat'i ise şöyle açıklıyor:
"İslam felsefesinde
ise, hakikat, insandan bağımsızdı ve Allah katındaydı. Peygamberin
tebliğ ettikleri de birer hakikatti. Ne var ki, insanoğlu
da burhanla (akılla) o hakikate ulaşabilme imkanlarına sahip
bir varlıktı. Şu halde filozof, eğer bir takım seçkin özelliklere
ve yüksek erdemlere sahip olabilirse, peygambere gelen hakikati
kaynağından alabilirdi. Bir bakıma hakikat, yukarıdan aşağıya
vahiyle peygambere gelirken, filozof aynı kaynağa akılla (burhanla)
aşağıdan yukarıya yükselip erişiyordu."
Ali Bulaç, vahiy
temeline insani düşünce faaliyetinin, Mezopotamya, Mısır,
İran, Hint ve Çin gibi dünyanın Doğu yakasındaki belli başlı
merkezlerde, geleneksel öğretiler şeklinde ortaya çıktığını
belirtiyor. Batı yakasının Yunan kolunda ise, bu Doğulu ve
dini karakteri ancak Pisagor'a kadar korunabilmiş; özellikle
Sokrat, Eflatun ve Aristo ile Yunan düşüncesi ve ilimleri
felsefi bir kimlik kazanmıştır.
Batı dünyasının
çözümü
Avrupa Hıristiyanlığının,
akıl-vahiy arasında çatışma olup olmadığı sorunuyla karşılaşması
ise İspanya ve Sicilya üzerinden İslam ilimlerinin ve hikmetinin
Latince'ye tercüme edilmesiyle başlar. Ancak Bulaç'a göre,
hıristiyan imanını kilise öğretisiyle formüle etmiş Batı Hıristiyanlığı
şu negatif önceliklerden hiç ödün vermez:
"1. Hakikat
aranmaz; çünkü bu, kilisenin hakikate sahip olmadığı anlamına
gelir. Halbuki kilise, İsa'nın bedenidir ve kilise öğretisi
hakikatin kendisidir.
2. Hakikat aranacaksa akılla aranacak; oysa akıl, şeytanın
insan ruhunda yuvalanmış ajanıdır. Eğer bu ajan Adem'i kışkırtmasaydı
ilk günah olmaz ve ilk günaha keffaret olsun diye tanrı biricik
oğlunu feda etmezdi.
3. Bilimsel gerçeklikler, sözgelimi dünyanın yuvarlak olduğu
iddiası ile İncil'in öğretileri çatışırsa elbette İncil tercih
edilir. Bu, 1+1+1=1 ve 1=3 ve 3=1'dir türünden matematik ve
mantığın evrensel kurallarına aykırı düşüp saçma görünse bile
bu böyledir ve zaten inanca konu olan şey, tabiatı gereği
saçmadır."
Hıristiyan dünyasında,
kilise ile laik filozoflar arasında yaşanan çatışmada, 17.
yüzyılda Descartes ile uzlaşmaya gidilir. Descartes, "çifte
gerçeklik" tasarımından hareketle evreni, fizik ve metafizik
olarak birbirinden tamamen ayrı iki alana böler. Metafizik
ile, ruhun dünyasını kiliseye bırakırken; fizik dünyayı ve
bedeni, laiklere ayırır.
|