Ana Sayfa Bize Ulaşın
Din ve

Bilim

Felsefe

Psikoloji

Siyaset

Sosyoloji

 Tarih

 Tasavvuf

Polemik

İslamiyet

Hıristiyanlık

Musevilik

Peygamberler

Uzak Doğu    Dinleri

Mitoloji

Mezhepler

 

Aklın, vahiy karşısında değeri nedir?

Kuran'da birçok ayet insanı düşünmeye, akıl etmeye çağırıyor. İslam bilginlerine göre de, yaratılan ilk şey, akıl. Peki, Allah'ın ayetleri karşısında aklın rolü nedir? İkisi arasında çatışma olur mu?

İslam araştırmacıları, Allah'ın yarattığı ilk şeyin akıl olduğunu söylüyor. Hatta Hz. Peygamber bir hadisinde "ilk yaratılan aklımdır" diyor. Kuran'da yüzlerce ayet "...düşünmez misiniz?" "...akletmez misiniz?" "....fıkhetmez misiniz?" gibi ifadelerle son buluyor. Peki, insan aklının, dinlerin getirdiği vahiy karşısındaki değeri ne? Akıl (ilim) ile vahiy (din) çatışır mı? Çatıştığı zaman hangisi tercih etmeli veya nasıl bir yöntem izlenmeli? İslam ve Hıristiyan felsefeciler bu sorulara nasıl cevap veriyor?

Bütün bu soruları, felsefe bakış açısıyla değerlendirerek cevap veren araştırmacıların ortak görüşü, akıl ile vahiy arasında bir aykırılığın olmayacağı yolunda. Ancak bilinen şu ki, insanın düşünce tarihi boyunca metafizik problemler hep varolagelmiş. İnsanın bu problemleri akılla çözme girişimine de felsefe denmiş.

Araştırmacıların akıl-vahiy ilişkisine getirdiği yorumlara geçmeden önce aklın Kuran'da nasıl yeraldığını aktaralım. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. M. Sait Şimşek "Yaratılış Olayı" adlı kitabında, Kuran'ın bir tebliğ ve ikna kitabı olduğunu, insanları ayetleri üzerinde düşünmeye çağırdığını, hatta düşünsün diye adeta kışkırttığını söyleyerek şöyle devam ediyor:

Kuran düşünmemizi istiyor!

"Kuran'da yüzlerce ayet, '...düşünmez misiniz?', '...akletmez misiniz?', '....fıkhetmez misiniz?' gibi ifadelerle son bulur. Bu şekildeki ifadeler sadece Allah'ın varlığı, insanın sorumluluğu ve benzeri inanç konularıyla ilgili ayetlerde sözkonusu edilmez, dini hükümleri içeren, hatta ibadetlerle ilgili ayetlerde de geçmektedir. Kuran, dinin bütün alanlarında muhataplarını düşünmeye davet etmektedir. Cehennem ehli olmaya mustahak olanlar ise akletmeyen kimselerdir."

Kuran, "kainat kitabı" üzerinde düşünmeye, Bakara suresi 164. ayette çağırıyor:

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah'ın gökten indirip kendisiyle ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda elbette aklını çalıştıran kimseler Allah'ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır."

Kuran ayrıca aklını kullanmayanın sorumlu olduğunu da haber veriyor: "Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de sorguya çekilecektir." (İsra suresi 36. ayet)

"Kişi, ancak gördüklerinin, duyduklarının ve o ana kadar aklını kullanarak muhakeme yoluyla vardığı sonuçların birikimleriyle aklını kullanır. Göz de, kalp de, kulak da bilgi edinmenin yollarıdır. O halde bir bilgi edinmenin peşine düşen kişi göz, kulak ve kalp nimetlerinin şükrünü yerine getirmemiş olur ve bu nedenle de sorumludur" diyen Prof. Dr. Sait Şimşek, insanın yaptıklarından sorumlu olmasının, akıl ve iradesinin varlığından ve bu iradeyi özgürce kullanabilmesinden kaynaklandığını belirtiyor.

Vahyi (ayetleri) akılla alırız

Allah'ın, doğruyu bulmak için, insana akıl ve vahiy olmak üzere iki şey verdiğini söyleyen Prof. Dr. Sait Şimşek'e göre, akıl yalnız başına Hakk'ı tam olarak yakalayamaz ama insana büyük ölçüde rehberlik eder. Çünkü akıl, karar verirken o güne kadarki deneyimlerinden yararlanır. Ayrıca kişi aklını kullanırken kimi duygularının etkisinde kalabilir. Bununla birlikte akıl, insana verilmiş en büyük nimettir. Nitekim vahyi de akılla alırız. Ama vahiy, Allah katındandır, yanılma sözkonusu değildir.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Sistematik Felsefe öğretim üyesi Necip Taylan ise "İlim-Din İlişkileri-Sahaları- Sınırları" adlı kitabında insanı, felsefe açısından ele alıyor ve "tanrıyı arayan bedeni bir varlık" olarak tanımlıyor. "Düşünebilen tek varlık olarak insan, yalnızca benliğinin dışında şahit olduğu varlık ve olayları düşünmekle kalmayıp kendisini aşan anlamlara da ulaşır. Bu, onun kendi varlığı ile kainatın varlık sebeplerini zaruri olarak düşünmesinin bir neticesidir. Tanrı fikri, insanın akıl varlığından doğmaz. Fakat onun, akıllı bir varlık olmasının zorunlu sonucu olarak ortaya çıkar" diyen Taylan kitabında, akıl ve inancın uzlaşmaz olduğunu söyleyenlere şu yanıtı veriyor:

"İnsanda, birbirine karışmadan kendi sahaları içinde kalan iki ayrı saha vardır; bunlar akıl ve inanç sahalarıdır. Akıl, ilmi meydana getirir. İnanç ise dini. Akıl faaliyeti, zihin hayatını sınırlandıran hükümlere dayanır ve somut objeler üzerinde çalışır. Kendi prensiplerinin dışına çıkmadığı gibi, tecrübeyi kendisine yardımcı kabul eder. İnanç ise, bu sınırı aşan hislere ve iradeye bağlıdır. Buna göre, ilim ile inancın kaynakları aynı değildir. Biz, değerleri yalnız akıl ile değil; his, irade ve arzularımızla kavrayabiliriz. Bunun içindir ki, ilim ile inançlar ve dinler arasında çekişme görenler bu iki sahayı birbirine karıştıranlar ve her yönü ile farklı sahaları aynı kaynağa bağlamak isteyenlerdir."

Akıl ile vahiy arasında aykırılık olur mu?

Akıl ile vahiy arasında aykırılık olur mu? Bu sorunun cevabı için Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil "Din ve Laiklik" adlı kitabına başvuruyoruz. Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, kendi yorumunu vermeden önce, ilim ve din konusunda biri "akılcı", diğeri "nakilci" iki görüş olduğunu ve bunların birbirini tamamladığını söylüyor. "Akılcı" görüşe göre, akıl ile nakil yani ilim ile din arasında bir aykırılık görülürse, aklın, yani ilmin gösterdiği yol tutulur. Nakil yani din ise, buna göre yeniden anlamlandırılır. Çünkü aklın, dini belirli bir zamandaki anlayışı, bu zaman geçip olayların şekli değişince, değişir. Fakat hükmün de buna göre değişmesi gerekir. Çünkü İslam'da zamanların değişmesi ile hükümlerin de değişeceği inkar olunamaz.

Bu görüşün karşısında olanlar ise, vahiy karşısında aklın zayıf kaldığını söylüyorlar. Onlara göre, insan her durumda vahye tabi olmaya mecburdur. Zira akıl, beşerdir yanılır; vahiy ilahidir, yanılmaz. Ord. Prof. Başgil, "vahy"i savunan Maliki mezhebinin kurucusu Malik b. Enes'i örnek göstererek şu bilgileri veriyor:

"Akıl daima unutma tehlikesi ile karşı karşıyadır. İlahi hükümler, akıl yoluyla idrak edilemez. Bu nedenle akıl, vahye tabi olmaya mecburdur. Ayeti, akıl ve ilme göre anlamlandırmak, onun ilahi hakikatini inkar etmek olur. Zira ayet, bir defada ve bir defaya mahsus olmak üzere ve dünyalar durdukça durmak üzere konulmuş bir hakikattir. Akıl ise devirlere, milletlere hatta şahıslara göre daima değişen bir melekedir. Netice olarak, vahyi akla göre anlamlandırmak, önce dini hakikatleri her devrin ve her milletin hatta her şahsın görüşüne ve anlayışına bağlamaktır. Bu ise dini temelinden sarsmaktır."

Ahiret'in akılla ispatı mümkün mü?

Ord. Prof. Başgil'e göre ise, akıl ile nakil (vahiy) arasında ayrılık hem olur, hem olmaz. Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerrin ilahi takdire bağlı olduğuna inanmada, yani iman ve itikat meselelerinde aykırılık olamayacağını belirten Başgil, şu açıklamayı yapıyor:

"İman ve itikat meseleleri, kişinin vicdanına hitap eder. Bunları, kişi ister reddeder, ister kabul eder. Bunlarda akıl, hakikaten acizdir; ilim ise yetersizdir. Mesela, ahiret ve öldükten sonra dirilmek hakikati sır, birer dini hakikattir ve ilmin sınırları dışındadır. Bunların akıl ve ilim ile ispatı mümkün olmadığı gibi inkarı da mümkün değildir. Çünkü ilim, ispat edemediği şeyi inkar da edemez; sadece, bilmiyorum, der."

Ord. Prof. Başgil, buna karşılık, ibadetler sözkonusu olduğunda akıl ile nakil (vahiy)arasında aykırılık olabileceğini söylüyor. Çünkü, akıl, zamandan zamana değiştiği gibi aklın ürünü olan ilim de sürekli gelişiyor. "Aklın ve ilmin bu değişmesine ve gelişmesine paralel olarak insanların hareket tarzları ve hayat anlayışları, sosyal ilişkileri de değişmektedir" diyen Başgil şöyle devam ediyor:

"Akla aykırı olan vahye de aykırıdır"

"Vahyin ebedi hakikatlerini, yeniden ve yeni bir ruh ve görüşle anlamamız, onun ta kıyamete kadar bütün zamanları dolduran esrarından, yeni durum ve ilişkilere göre hükümler çıkarıp, vahyi hayata uyumlu hale getirmemiz lazımdır. İbadetler (amel) ve ahlak meselerinde vahiy, insanların hareketleriyle ve birbirleriyle olan ilişkileriyle ilgilidir. Amel (ibadetler) sahasında nakillerin (ayetlerin) hepsi iman ehline birer 'sorumluluk' yükletir. 'Şunu yap, şunu yapma' gibi emir ve yasak ifade eder. İslam'da sorumluluğun kaynağı ise, bir kelime ile 'akıl'dır. Şu halde kişi, şerrin herhangi bir hükmüyle sorumlu tutulmak için, bu şerri aklının kabul etmesi gerekir. Aksi halde kişi, aklının kabul etmediği bir teklif ile sorumlu tutulmuş olur ki böyle bir şey İslami esasa kesinlikle aykırıdır. İslami esasa göre "Allah kimseyi verebileceğinden fazlasıyla mükellef tutmaz" (Talak suresi 6. ayet) "Allah kimseye takatından fazlasını teklif etmez" (Bakara suresi 276. ayet) "Dinde cebir ve zorlama yoktur" (Bakara suresi 256. ayet).

İşte bu nedenle, yani aklımızın almadığı bir nakil karşısında, nakli akla yaklaştırmaya ve akıl ile nakli barıştırmaya çalışırız. İkinci olarak; İslami usulde, akla ve ilme aykırı bir şey de hakikat olamayacağı için aklın mantığı ve ilmin verileri hakikat olarak kabul edilebilir. Nakil ise, açıklık bulunmayan meselelerde buna göre yeniden manalandırılır."

İlim kavramının anlamı değişti mi?

İlim(akıl) ile dinin(vahiy) birbirinden ayrılamayacağını söyleyen Başgil'e göre, bu hakikati görmek için ilim kavramının bugün uğradığı değişikliğe bakmak gerekiyor. İlim kavramının 17. ve 18. yüzyıllardan hatta 19. yüzyıldaki anlayışından farklı olduğunu belirten Başgil, şu açıklamayı yapıyor:

"Eskiden, ta Yunan filozoflarından gelen bir anlayışla, ilim denince eşya ve tabiatın 'mutlak marifeti'" anlaşılırdı. Ve ilim kelimesi, mutlak, kesin, sabit ve düzgün bilgi anlamına gelirdi. Halbuki bugün anlaşılmıştır ki, ne sabit hakikat ne de bunun mutlak surette idraki mümkündür. Bugün, fiziki sahada ilim demek, sırf tecrübe, gözlem ve kıyas ile elde edilen bilgi demektir. Modern ilim tecrübeye, gözleme ve kıyasa dayanmaktadır. Aslında her şey geçici, izafi ve fanidir. Dün hakikat diye taptığımız, bugün batıl (sahte, hurafe, boş)dır. Bugün, batıl diye sandığımıza mümkündür ki yarın hakikat diye yeniden tapalım."

Akıl ve vahiy arasındaki ilişki üzerinde araştırma yapanlardan biri de araştırmacı-yazar Ali Bulaç. Bulaç, "İslam Düşüncesinde Din-Felsefe Vahiy-Akıl İlişkisi" adını verdiği çalışmasında insan aklının, dinlerin getirdiği vahiy karşısında değeri ile akıl ile vahiy çatıştığı zaman hangisinin tercih edileceği konularında Doğu ve Batı'yı karşılaştırarak bilgi veriyor. Bu karşılaştırmalara geçmeden önce Bulaç'ın vahy, hikmet ve felsefe gibi kavramları nasıl tanımladığına bakalım:

"Vahiy, doğrudan ilahi nitelikte ve Allah tarafından masum bir peygambere indirilen bilgilerin toplamı iken; hikmet, vahye dayalı insanın her tür ve düzeyde ortaya koyduğu zihni faaliyetlerdir. Eğer insan, nübüvvetin (peygamberliğin) nuruyla düşünür, kalbini, zihnini ve insani bütün meleke ve yetilerini bu nurun aydınlığında vahye ve Allah'a açarsa, o da hikmeti bulur; hikmetle düşünür, hayatını hikmetin doğru bilgileriyle tanzim eder ve bol hayırlara sahip olur. Felsefe ise, hikmetin etkisinden çıkmış şekliyle salt anlamda akli ve insani düşünce tarzının adıdır. İnsan, kendini, vahiyden ve peygamber tebliğinden bağımsız görüyor ve gerçekliğin bilgisini yalnızca kendi insani güç ve imkanlarıyla (akıl, deney, sezgi vb.) elde edeceğini iddia ediyorsa, onun bu çerçevede ortaya koyacağı her türden düşünce ve sonuç sadece felsefedir. Bu anlamdaki felsefe ise hakikati ifade etmez."

Her ne kadar filozoflarca akıl ve vahyin çatışmayacağı söylense de Bulaç, vahyin getirdiği bazı bilgileri bireysel aklın hemen ve bir anda kabul etmesinin güç olduğunu vurguluyor. Örnek olarak da Hz. İsa'nın babasız olarak dünyaya gelişini ve yüzlerce yıl uykuda kalan Ehl-i Kehf'i gösteriyor.

Bugünkü filozoflar vahyi gözardı mı ediyor?

Ali Bulaç, yukarıda tarifini yaptığı felsefenin, ne hikmetle ne de vahiyle ilişkisi kalmadığını ve bu tür felsefenin tarihte ilk defa Yunan'da ortaya çıktığını belirtiyor. Felsefenin bu şeklinin karamsarlık, kapris, vesvese, bunalım, şaşkınlık, çelişki, sıkıntı ve mutsuzluk gibi hayatı öldürücü sonuçlar doğurduğunu söyleyen Bulaç, bu tür belirtilerin Rönesans ve Aydınlanma çağından bugüne kadar etkilerini gösterdiğini belirtiyor. Bulaç'a göre, bugün bilim, felsefe ve tarihle uğraşanlar, düşünce tarihinin değişim ve gelişimini izlerken, hikmete dayalı kıstasları kullanmıyorlar. Çünkü onlara göre, ilahi bilgilere dayalı üstün düşünce şekilleri, insanlığın "sihir", "teoloji" veya "metafizik" dönemlerini, yani geri ve ilkel dönemlerini ifade eder. Bulaç, açıklamalarına şöyle devam ediyor:

"İnsan temeline dayalı düşünceyi esas aldığımızda, Batı'da gözlemlenen düşünce tarihinin bir benzeri ortaya çıkar; bu ise vahy etkisinde hikmet ve hikmetin etkisinde düşünce veya felsefe gibi büyük fikir ve kültür hareketlerini kavramada bize yardımcı olmaz. Oysa peygamberlerin doğrudan tebliğ ettiği ilahi bilgi olan vahy ile insanın kendini mutlaklaştırarak geliştirdiği seküler felsefe, genel insan düşünce tarihi dışında kalır. Çünkü biri doğrudan Allah'tan, öbürü doğrudan kendini Allah'ın ilminden bağımsız farzeden seküler insandan kaynağını alır."

Yunan ve İslam felsefelerinde hakikat

Bütün bu açıklamalardan sonra Ali Bulaç, "İnsan, peygamber olmadan da hakikatin bilgisini elde edebilir mi?" sorusuna cevap arıyor. Bulaç'a göre, bu soruya ta eski Yunan'dan beri cevap aranmıştır. Filozoflar, peygamber ve vahy olmadan da insanın hakikati bulabileceğini öne sürmüşlerdir. Ancak Bulaç, Yunan'da dini form içinde temsil edilen hakikat ile İslam felsefesinde sözü edilen hakikatin aynı şey olmadığını söylüyor. Çünkü Yunan'da, hakikati olduğu gibi temsil eden ne bir tek Allah inancı, ne de onu öğreten doğru güvenilir ve kusursuz bir peygamber vardı. Tanrılar, bütün tutum ve davranışlarında olduğu gibi, kainatı kuşatan bilgiyi temsil etme konusunda da zulmediyorlar, insandan saçma şeylerin kabulünü istiyorlardı. Bulaç, İslam felsefesindeki hakikat'i ise şöyle açıklıyor:

"İslam felsefesinde ise, hakikat, insandan bağımsızdı ve Allah katındaydı. Peygamberin tebliğ ettikleri de birer hakikatti. Ne var ki, insanoğlu da burhanla (akılla) o hakikate ulaşabilme imkanlarına sahip bir varlıktı. Şu halde filozof, eğer bir takım seçkin özelliklere ve yüksek erdemlere sahip olabilirse, peygambere gelen hakikati kaynağından alabilirdi. Bir bakıma hakikat, yukarıdan aşağıya vahiyle peygambere gelirken, filozof aynı kaynağa akılla (burhanla) aşağıdan yukarıya yükselip erişiyordu."

Ali Bulaç, vahiy temeline insani düşünce faaliyetinin, Mezopotamya, Mısır, İran, Hint ve Çin gibi dünyanın Doğu yakasındaki belli başlı merkezlerde, geleneksel öğretiler şeklinde ortaya çıktığını belirtiyor. Batı yakasının Yunan kolunda ise, bu Doğulu ve dini karakteri ancak Pisagor'a kadar korunabilmiş; özellikle Sokrat, Eflatun ve Aristo ile Yunan düşüncesi ve ilimleri felsefi bir kimlik kazanmıştır.

Batı dünyasının çözümü

Avrupa Hıristiyanlığının, akıl-vahiy arasında çatışma olup olmadığı sorunuyla karşılaşması ise İspanya ve Sicilya üzerinden İslam ilimlerinin ve hikmetinin Latince'ye tercüme edilmesiyle başlar. Ancak Bulaç'a göre, hıristiyan imanını kilise öğretisiyle formüle etmiş Batı Hıristiyanlığı şu negatif önceliklerden hiç ödün vermez:

"1. Hakikat aranmaz; çünkü bu, kilisenin hakikate sahip olmadığı anlamına gelir. Halbuki kilise, İsa'nın bedenidir ve kilise öğretisi hakikatin kendisidir.
2. Hakikat aranacaksa akılla aranacak; oysa akıl, şeytanın insan ruhunda yuvalanmış ajanıdır. Eğer bu ajan Adem'i kışkırtmasaydı ilk günah olmaz ve ilk günaha keffaret olsun diye tanrı biricik oğlunu feda etmezdi.
3. Bilimsel gerçeklikler, sözgelimi dünyanın yuvarlak olduğu iddiası ile İncil'in öğretileri çatışırsa elbette İncil tercih edilir. Bu, 1+1+1=1 ve 1=3 ve 3=1'dir türünden matematik ve mantığın evrensel kurallarına aykırı düşüp saçma görünse bile bu böyledir ve zaten inanca konu olan şey, tabiatı gereği saçmadır."

Hıristiyan dünyasında, kilise ile laik filozoflar arasında yaşanan çatışmada, 17. yüzyılda Descartes ile uzlaşmaya gidilir. Descartes, "çifte gerçeklik" tasarımından hareketle evreni, fizik ve metafizik olarak birbirinden tamamen ayrı iki alana böler. Metafizik ile, ruhun dünyasını kiliseye bırakırken; fizik dünyayı ve bedeni, laiklere ayırır.


[Arkadaşına Öner]      Yazdır    [Forum]

© 2002 Copyright ilkayet.net. Tüm Hakkı Saklıdır.

Ara-bul

Ana sayfa yap

Sözlük

Tıkla Öğren

Kitap

İpucu

Öbür Dünya


Sureler

Kuran-ı Kerim

İncil

Tevrat

Beyin Fırtınası