|
Kader kavramı, Hz. Muhammed
zamanından bu yana İslam bilginleri arasında görüş ayrılıklarına
neden olan bir konuyu oluşturuyor. Anlaşılması ve çözümü zor
olduğu için "ilahi bir sır" da olarak kabul edilen
kader konusunda tarih boyunca çeşitli inanış şekilleri oluştu.
Bugün din bilginleri, insan kaderinin Allah tarafından yazıldığını
ancak bunun "belirlenmiş bir kaderi" değil, zaman
ve mekandan sınırsız olan yaradanın, "bildiği bir geleceği"
ifade ettiğini söylüyor.
İslam'da "kadere iman"
iman esasları içinde Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine
ve ahiret gününe imandan sonra altıncı sırada geliyor. Bu
altı esas, ibadetin ve dinin kurallarını yazan ilmihal kitaplarında
"amentü" terimiyle ifade ediliyor. "İnandım/iman
ettim" demek olan amentünün metni şöyledir:
Allah'a,
meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe,
kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna inandım. Öldükten
sonra diriliş haktır. Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in
O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim."
Ehl-i
Sünnet'e göre, Allah'a ve O'nun mukaddes sıfatlarına iman
etmek, "kaza ve kadere" imanı da gerektirir. Çünkü
kader, Allah'ın "ilim" ve "irade" sıfatlarının,
kaza da "kudret" veya "tekvin" sıfatının
birer gereğidir. Kadere imanı inkar etmek, Allah'ın sıfatlarını
inkar etmek demektir. Bu yüzden kaza ve kadere iman İslam'da
iman esaslarından sayılmış ve altıncı esas olarak "Müslüman'ın
Amentüsü"nde yer almıştır.
Amentü'de
belirtilen esasların beşi, Kuran'da Nisa suresinin 136. ve
İslamın başlıca inanç, ibadet ve ahlak esaslarının yer aldığı
Bakara suresinin 177. ayetlerinde bildirilir:
Nisa
suresi 136. ayet: "Ey iman edenler! Allah'a, Resulüne,
gerek Resulüne indirdiği gerek daha önce indirdiği kitaplara
imanınızda sebat edin. Kim Allah'ın meleklerini, kitaplarını,
resullerini ve ahiret gününü inkar ederse hakikattan iyice
uzaklaşmış, sapıklığın en koyusuna dalmış olur."
Bakara
suresi 177. ayet: "... takva Allah'a, ahiret gününe,
meleklere,
kitaplara, peygamberlere iman eden,..."
Kuran'da
"kadere iman ediniz" ya da "Ey kadere iman
edenler!" gibi kadere iman edilmesini gerektiren açık
ve kesin ifadelere rastlanmaması, Peygamberimizin zamanından
bu yana konuyla ilgili farklı yorumların yapılmasına neden
olmuş. "İlahi takdir" anlamına kullanılan kaderin
imanın esaslarından biri olarak kabul edilmesi konusu hadislerde
geçiyor. Bugün ilmihallerde "kaza ve kadere iman"
diye anlatılan bilgiler, hadis kaynaklı. Bu nedenle de, hadislerde
geçtiği, Kuran'da net yer almadığı için bazı bilginlerce kadere
iman, farz olarak kabul görmüyor. Özellikle insanın daha doğmadan
önce kaderinin belirlendiğini hatta cennete mi yoksa cehenneme
mi gideceğinin kaderine yazıldığını bildiren bir hadis ise
din alimleri arasında tartışmalara neden oluyor.
Herşeyin bir kaderi vardır
Kader,
meydana gelecek olayları ve o olayların ne zaman, nerede,
ne gibi özelliklerde meydana geleceğini Allah'ın belirlemesidir.
Allah'ın takdir ettiği şeyleri zaman içinde yaratmasına da
kaza denilir. Dolayısıyla kader Allah'ın ilim ve iradesine,
kaza ise yoktan varetme sıfatına dayanır. Kainatta meydana
gelmiş ve gelecek olan her şey, Allah'ın ilmi, dilemesi, takdiri
ve yaratması ile olur. Her şeyin bir kaderi vardır. Din bilginleri
de her şeyin bir kaderi olduğunu savunurken bu kavramı şöyle
açıyorlar:
Allah,
insanları hür iradeleri ile seçecekleri şeylerin nerede ve
ne şekilde seçileceğini ezeli yani zamanla sınırlı olmayan
mutlak ilmiyle bilir ve bu bilgisine göre diler. Yine Allah
bu dilemesine göre takdir buyurup zamanı gelince kulun seçimi
doğrultusunda yaratır. Bu durumda Allah'ın ilmi, kulun seçimine
bağlı olup, Allah'ın ezeli manada birşey bilmesinin, kulun
irade ve seçimi üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur. Aslında
insanlar Allah'ın kendileri hakkında sahip olduğu bilgiden
habersizdirler ve pratik hayatta bu bilginin etkisi altında
kalmaksızın kendi iradeleri ile davranmaktadırlar.
Bir başka ifade ile söylenirse insan, Allah bildiği için belli
işleri yapmaz. Bireyin bir işi yapacağı Allah tarafından ezeli
ve mutlak anlamda bilinir. Allah, kulu, seçen ve seçtiklerinden
sorumlu olan bir varlık olarak yaratmış, onu emir ve yasaklarla
sorumlu ve yükümlü tutmuştur.
Kader kelimesi Kuran'da
hangi anlamda geçiyor?
Din
bilginlerinin uzlaşamadıkları nokta, kader kelimesinin Kuran'da
geçtiği anlamla başlıyor. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
öğretim üyelerinden Prof. Dr. Sait Şimşek'e göre, Kuran'da
kader kelimesi, "alın yazısı" anlamında kullanılmıyor.
Kuran, bu kelimeyi, evrenin Allah tarafından belirlenmiş kurallar
ve ölçüler içerisinde yarattığı; rastgele ve tesadüfi bir
şekilde yaratılmadığı anlamında kullanıyor. Bu nedenle de
Kuran, kaderi, imanın bir prensibi olarak sunmuyor. Prof.
Dr. Şimşek şöyle devam ediyor:
"Kuran-ı
Kerim, inanmak ve inanmamak, iyi ameller işleyip cennete girmek
ya da yaptıkları sonucu cehenneme girmeyi bir kader olarak
ileri sürmemektedir. Kişinin iman etmesi de kendi hür seçimine
bağlıdır. Kehf suresi 29. ayet şöyle başlar: 'De ki; Gerçek
Rabbinizdendir. Dileyen inansın, dileyen inkar etsin...' Ayetlerde
inanmanın da, inkar etmenin de insanın hür iradesine bırakıldığı
ve cennete girmenin de, cehennemi haketmenin de kişinin yaptıklarının
sonuçları olduğu açık bir şekilde anlatılmaktadır. Allah'ın
yaptıklarımızı önceden bilmiş olması, bizi, o yaptıklarımızı
yapmaya zorladığı anlamında değildir. Bilakis Allah'ın bilgisindeki
o malumat,
yaptıklarımız sebebiyledir."
Kuran'da
"bir ölçü ve kural" anlamında kullanılan ve çevrilen
kader kelimesinin geçtiği ayetlerden bazıları şöyle:
Kamer
suresi 49. ayet: "Muhakkak ki Biz her şeyi bir kaderle
(bikader) (bir ölçü, kanun ve nizama göre) yarattık."
Furkan
suresi 2. ayet: ".....Her şeyi yaratıp nizam veren ve
her şeyin varlığını bir ölçüye (kadderehu) göre belirleyen
O'dur."
A'la
suresi 1-4. ayetler: "..... O her canlıyı bir ölçüye
(kaddere) göre
yapıp hayatının devamını sağlayacak yolları göstereni..."
Her şey Ana Kitap'ta mı
yazılı?
Kuran'da
kader kelimesinin yanısıra iki önemli kavram daha geçiyor.
Bunlardan biri, meallerde Ana Kitap olarak çevrilen Ümmü'l-Kitab,
diğeri ise Levh-i Mahfuz.
Ümmü'l-Kitap deyimi Kuran'da; "Allah dilediğini siler,
(dilediğini) bırakır.
(Bütün) kitap(ların) anası O'nun yanındadır." (Rad suresi,
39. ayet) ve "Biz düşünüp anlamanız için onu Arapça bir
Kuran yaptık. O, katımızda bulunan ümmü'l-kitaptadır (ana
kitap)..." (Zuhruf suresi, 3-4. ayetler) ayetlerinde
geçer.
Ümmü'l-Kitap
deyimi, en çok kabul gören görüşe göre, olmuş ve olacak her
şeyin yazılı olduğu manevi levha anlamında levh-i mahfuzu
dile getirir. Bu anlamıyla Ümmü'l-Kitap kitabun hafiz (koruyan
kitap), kitabun mübin (apaçık kitap), kitabun meknun (saklanmış
kitap), imanın mübin (apaçık iman) adlarıyla aynı şeyi gösterir.
Müfessirlere göre Ümmü'l-Kitapta her şey yazılmıştır ve peygamberlere
gönderilen tüm kitapların kaynağı da Ümmü'l-Kitap'tır. Ümmü'l-Kitab'ın,
Levh-i Mahfuz olduğu şeklindeki yaygın kabule karşın, "Ümmü'l-Kitap
helal ve haramdır", "Kitabın tümü ve aslıdır",
"Allah'ın kendisinin neyi yarattığını ve amel edenlerin
neyi yaptığını bilmesidir" diyenler de olmuştur. Ayrıca
Kuran'ın bir özeti gibi olduğu için Fatiha suresinin bir diğer
adı da Ümmü'l-Kitab'dır.
Arapça'da
korunmuş levha demek olan Levh-i Mahfuz'a gelince; İslam'da
olmuş ve olacak her şeyin yazılmış olduğu manevi levhayı dile
getirir. Olmuş ve olacak şeyler Allah'ın bilgisine bağlı olduğundan
Levh-i Mahfuz, doğrudan Allah'ın ilim sıfatı ile ilgilidir.
Korunmuş (mahfuz) olarak nitelenmesinin nedeni, burada yazılı
olan şeylerin herhangi bir müdahale ile degiştirilmekten,
bozulmaktan uzak olmasıdır. Levh-i Mahfuz kavramı, Kuran'da
yalnız bir ayette geçer. Bu ayette Kuran'ın, Levh-i Mahfuz'da
bulunduğu bildirilir (".... O, çok yüce bir Kuran'dır.
Korunmuş bir levhada/Levh-i Mahfuz'dadır." Büruc suresi,
21-22. ayetler), ancak hiçbir tanım getirilmez. Buna karşılık
birçok ayette nitelikleri belirtilerek tanımlanır.
Buna
göre, Levh-i Mahfuz içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı
(Enam, 59. ayet), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf,
50/4), yeryüzüne ve insanlara gelecek tüm belaların yazılı
bulunduğu (Hadid, 57/22) her şeyin sayılıp tesbit edildiği
(Yasin, 36/12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça
belirtildiği (Neml, 27/75), temiz yaratılan meleklerden başka
kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış
ve ana kitap'tır.
İnsan, iradesi dışında yaptıklarından
sorumlu olur mu?
Kader
sözkonusu olunca, din bilginleri, insanı insan yapan akıl,
ruh ve irade gibi kavramlar üzerinde de duruyor. İnsanın kendi
irade ve isteği ile yaptıklarından
sorumlu olması gerektiğini söyleyenler, kendi irade ve isteğiyle
iyi veya kötü belirli bir işi yapmaya karar veren ve o kararını
uygulayan insanın, o işin sorumluluğunu da yüklendiğini belirtiyor.
Eğer yapılan işlerde bir mecburiyet ve zorunluluk olduğu kabul
edilirse bu, zorla yaptırmaya giriyor ki, bu durumda insan
iradesi inkar edilmiş oluyor. Çünkü insan, isteği ve iradesi
dışında yaptığı şeylerden sorumlu tutulamaz. Bu ilahi adalete
de aykırı bir durumdur.
Kader,
insanı iradesi dışında belli bir yöne mesela, imana ya da
inkara, mutluluğa ya da mutsuzluğa, zenginliğe ya da fakirliğe
zorlayan bir şey değildir. Bu nedenle insan, "kaderim
nasıl olsa, Allah tarafından çizilmiştir" diyerek hiçbir
şey yapmadan oturmamalıdır. Allah "ezeli" ve "ilmi"
olması nedeniyle her şeyi önceden bilir ancak bunun, insanın
iyi ya da kötü olması üzerinde zorlayıcı bir etkisi yoktur.
Kuran'da
insanın akıl sahibi ve iyi ya da doğru yolu seçmede serbest
olduğunu gösteren bir çok ayet vardır.
İnsan
suresi 3. ayet: "Biz şüphesiz insana doğru yolu gösterdik.
ister şükreder, ister küfreder."
Beled
suresi 10.ayet: "Biz ona her iki yolu da gösterdik."
Fussilet
suresi 46. ayet: "Kim bir iyilik işlerse kendi lehine,
kim de kötülük işlerse kendi, aleyhinedir. Rabbin hiçbir surette
kullara zulm etmez."
Şura
suresi 30. ayet: "Başınıza gelen her musibet sizin ellerinizle
işledikleriniz yüzündendir. bununla beraber Allah çoğunu yine
de affeder."
Yunus
suresi 108. ayet: ".....Her kim de o yoldan saparsa,
o da kendi aleyhine olarak sapar. Bilin ki, ben işlerinizi
yönetmeyi üstüne almış biri değilim."
Tartışmalara neden olan
hadis
Buhari,
eserleri, Kuran'dan sonra en çok başvurulan kaynaklardan olan
bir hadis alimi. Buhari'nin "Tecrid" adlı kitabındaki
1324. hadisi din bilginleri ve araştırmacıları arasında tartışmaya
neden oluyor. Bu hadis sadece Buhari'de değil 29 ayrı hadis
kaynağında daha aktarılıyor. Peygamberimizi hayattayken gördüğü
için sahabi adını alan Abdullah İbni Mesud, Hz. Peygamber'den
şu hadisi rivayet ediyor:
"Rasulullah
bana insan oluşumundan haber verdi ki; o doğru söyler ve kendisine
de doğru bildirilir, buyurdu ki; Sizin birinizin ana-baba
maddeleri kırk gün ana karnında toplanır. Sonra o maddeler
o kadar zaman içinde katı bir kan pıhtısı halini alır, sonra
yine o kadar zaman içinde mudgeye (bir çiğnem et) döner. Allah
bir melek gönderir ve tekamül eden mudgeye dört kelime yazması
emrolunur. Onun işi, rızkı, eceli, said (bahtiyar) veya şaki
(her çeşit günahı işleyebilen) olduğunu yaz; denilir. Sonra
ona ruh üflenir. İmdi sizden bir kişi, iyi iş işler de hatta
kendisiyle cennet arasında yalnız bir kulaç mesafe kalır.
Bu sırada meleğin ana karnında yazdığı yazı gelir; o kişiyi
önler. Bu defa o, cehennemliklerin işini işlemeye başlar.
Sizden bir kişi de fena iş işler. Hatta kendisiyle cehennem
arasında bir kulaç mesafe kalır. Bu sırada meleğin yazdığı
kitap gelir, onu önler. Bu defa o kişi ehli cennetin işini
işler."
Bu
hadise dünyevi açıdan bakıldığında, insanın kaderi, daha ana
karnındayken ve kendisine ruh üflenmeden önce belirleniyor.
Yine bu hadisten anlaşıldığına göre, insanın ahiret hayatında
cennette mi yoksa cehennemde mi olacağı daha ana karnındayken
belirleniyor ve insan bu kader doğrultusunda bir yaşam sürüyor.
Hadisleri doğru yorumlamak
Şüphesiz
Allah, kimin nasıl bir yaşam süreceğini ve bu yaşamın sonunda
cennete mi, yoksa cehenneme mi gideceğini çok iyi bilir. Çünkü
Allah katında zaman kavramı yoktur. Bu nedenle Allah için
kainatın başlangıcı ile bitişi, daha öncesi ve daha sonrası
aynı andır. Zaman kavramı bu kainatta yaşayan varlıklar için
geçerlidir. Burada bir kavram karmaşasını çok iyi analiz etmek
gerekiyor. Allah'ın kimin cennete kimin cehenneme gideceğini
bilmesi, o kişinin kaderine yazılmış olmasında mı; yoksa Allah
katında zaman mefhumu olmadığından Allah'ın kainatın sonunda
ahiret hayatını da görmesinden ve bilmesinden mi kaynaklanıyor?
Kulunu yoktan vareden bir Yaradanın onun kötülüğünü istemesi,
ahiret hayatına göre kısa bir ömrün sonunda belki de sonsuza
kadar kalacağı cehenneme göndermesi bir Yaradan için düşünülebilir
mi? Zaten o zaman bu dünyaya ne gerek olurdu. Yaradan direkt
cennet ve cehennemi yaratır; istediğini cennete, istediğini
cehenneme koyardı.
Kader
konusuna yazılarıyla oldukça fazla değinen ilahiyatçılardan
biri İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Yaşar
Nuri Öztürk. Prof. Dr. Öztürk yayımlanan yazılarında kaderin
Allah ve insan tarafından birlikte oluşturulduğunu belirtiyor.
"Geleneksel öğretide altıncı şart olan kadere iman Kuran
kaynaklı değildir. Bu şart bir hadise dayanarak iman şartlarının
içine alınmıştır. İlginç olan şudur ki kadere iman dayanağı
olan hadis, mütevatır (doğruluğu tarihsel açıdan tartışmasız)
bir hadis değil, ahat denen hadislerdendir" diyen Yaşar
Nuri Öztürk şöyle devam ediyor:
"Kader,
tabiat ve hayat kanunları anlamındadır. İnsan özgürlüğünün
prangalanması anlamında değildir. Kader meselesinin bir ucu
Allah'a bir ucu insana bağlıdır. Bize düşen kulluğa bağlı
ucun gerekenlerini yerine getirmektir. Uluhiyete bağlı uçta
zaten yapacağımız bir şey yoktur. Yaratıcı ve külli kudret,
hür iradesi ile varlık ve oluşun seyrini ve hedeflerini geniş
bir dairede tespit etmiştir. Bu, O'nun tekelindedir. Uluhiyet
(Allah'lık) budur. İnsanın gücü ne olursa olsun, bu ona ana
daireye müdahale hakkı vermez. Yani insanın uluhiyete dokunması
söz konusu olamaz. Ancak şunu unutmamak gerekir; Külli kudret,
yine kendi hür iradesi ile o geniş dairenin içinde sonsuz
imkan daireleri çizmiştir. Biz bunlardan hangisini seçersek
Yaratıcı kudret ona bağlı sistemleri çalıştırır. Yani, seçim
teşebbüs ve istemek bizden, o seçime bağlı imkanları yaratmak
ve işlemek Allah'tan. Bu sonsuz imkanları istediğimiz şekilde
kullanabiliriz ana ana dairenin dışına çıkamayız."
Kader
kelimesinin anlamının planlamak olduğunu ve Allah katında
bulunan Ana Kitap'ta her şey belli diyen Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Bayraktar Bayraklı
ise şunları söylüyor:
"Allah'ın
fiziki alemle olan ilişkisi ile insanlar alemi ile olan ilişkisi
farklıdır. Fiziki alemde Allah kimseye bir şey sormaz; ama
insanlarla olan ilişkisinde bunu sorar. Yani benim iradem
tecelli etmeden Allah yaratmaz. Ben affetmeden Allah seni
affetmez. Tövbe etmeden Allah seni affetmez. Kul ister, Allah
verir. Allah'ın takdiri kulun iradesinin tecelli etmesinden
sonradır. Fiziki alemde beni yaratacağını ne bana ne anneme
ne babama sorar. Bu, kitapta yazılı olan, değişmeyen fiziki
şeylerdir. Allah 'bana dua et ben sana icabet edeyim' diyor..
'Tövbe etmezsen ben seni affetmem' diyor. Demek ki benim iradem
tecelli etmeden Allah takdir etmiyor. Çalışmadan Allah takdir
etmez. Allah'ın hazineleri açık. O hazineden alabilmek için
iradeni ortaya koyacak, çalışacaksın."
İnsanın
kaderi belirlenirken ahiret hayatında da nerede olacağının
belirlendiği iddialarına ise Prof. Bayraklı "Çocuk yaşta
ölenlerin nereye gideceği belli deniyor. Yanlış; Allah cehennemlik
olduğunu yazdığı zaman Allah zulüm ediyor o zaman. Allah amel
tecelli ettikten sonra cezalandırıyor. 'Yaptıklarınızla azabı
bulacaksınız' diyor. Allah'ın cennet ve cehennem takdiri amellere
göre tecelli eder. Enam suresi 2. ayette Allah ecel-i müsemma
ve eceli kaza'dan söz ediyor. Ecel-i kaza oynak ecel, diğeri
ise sabit ecel anlamına gelir. Bunu şöyle anlatabiliriz. Mercedes
firması bir otomobil üretiyor ve bu araba 300 bin kilometre
yol yapar diyor. Bu otomobili otobanda kullanırsan gerçekten
300 bin kilometre yol yaparsın ama aynı otomobili dağlık yolda
kullanırsan 50 bin kilometrede otomobilin ömrü biter. Allah
bizi yaratırken sabit bir ömür veriyor. Sen bu verilen ömrü
düzgün yaşarsan sonuna kadar kullanırsın. Örneğin Allah 80
yıl ömür verdi ama bu ömrü barlarda, gece hayatında, geçirirsen
hayatını 50 yılda tüketirsin. Veya sataştım bir adama vurdu
beni, o anda Allah takdir ediyor eceli" şeklinde cevap
veriyor.
Belirlenen değil bilinen!..
Kader
konusu her ne kadar din bilginleri arasında da tartışılan
ve anlaşılamayan bir konu gibi görünse de aslında hadisin
doğruluğunu savunanlarla, karşı çıkanların buluştuğu bir çok
ortak nokta bulunuyor.
Marmara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalı öğretim
üyelerinden Prof. Dr. İsmail Çakan, son dönemlerde "Kuran'da
yazmıyorsa reddet" diye bir davranış biçiminin geliştiğini,
bununsa çok yanlış bir değerlendirme olduğunu belirtiyor.
"Peygamberin
bilgilendirilmesi sadece ayetle, vahiyle, melekler aracılığıyla
gelen Kuran'daki ayetler değildir. Allah peygamberini istediği
şekilde bilgilendirir. Hadisdeki bu bilgide ancak bilgilendirilmiş
olmak yoluyla söylenebilecek bir bilgidir. Her konuda bir
ayetin aranması doğru değildir. O zaman peygamberi işlevsiz
hale getirirsiniz. Peygamberimizin verdiği şüphe duyulmaz
bir bilgi Kuran'da yoksa buna da aynı imanla inanmak zorundasınız.
Hiç bir zaman 'Kuran'da yok ben bunu kabul etmesem de olur'
düşüncesine kapılmamalısınız. Peygamberin haddi, bilgisi olmadığı
bir konuda beyanda bulunması düşünülebilir mi? Sonuçta peygamberimiz
Kuran'da verilen bilgilere ilave bir bilgi veriyorsa bu kendisine
verilmiş bilginin sonucudur. Hadisin sağlamlığı konusunda
hiç bir şüphe yoktur. Sadece mütavatir değil, ahat hadisler
de makbuldür. Hadisi değerlendirirken hadisin konusuna bakmak
lazım. Bu hadis tamamen gayb alemiyle ilgilidir. Peygamberimizden
başka kim bu konuda söz söyleyebilir ki. Bu hadisin ayetlere
de mutabık olduğunu görüyoruz. İnsan yaradılışıyla ilgili
Hac suresinin beşinci ayeti, mümin suresinini 12 ve 14. ayeti.
Hadisteki dört aşama bu ayetlerde de var." şeklinde konuşan
Çakan tartışmalara yol açan hadisi şöyle açıklıyor:
"Bu
hadisden anlaşılması gereken, dünyaya gelen insanın başı boş,
hesapsız kitapsız, kendi başına bırakılmadığıdır. Dünyaya
ayak atmadan önce belli bir dönemde kendisinin hayat boyu
alacağı tavır, durum, sonuç önceden Allah tarafından bilindiği
için onunla ilgili özel bilgiler ana rahmindeyken verilir.
İnsanın kendine özel bilgi notu; bunun aslı Allahın ilmindedir;
melek onu kişileştiriyor. Henüz doğmamış bir insan için de
biliniyor bu. Allah için meçhul bir şey yok. Herkesin ne olduğu
biliniyor ama herkese ait bilgi onun hayata hazırlandığı bir
aşamada kendisinin özel bilgi levhasına işleniyor. Bu daha
evvel Allah tarafından bilinenin kişileştirilmesidir."
Hadisteki
yorum probleminin kişilerin hadisi insani noktadan bakıp yorumlamasından
kaynaklandığını belirten Prof. Dr. İsmail Çakan benim hayatım
boyunca ne yapacağım ne yiyeceğim ne içeceğim, ne kadar yaşayacağım
iyi mi kötümü olacağım cennete mi cehenneme mi gideceğim önceden
ben daha doğmadan belirlenmişse ben mahkumum kader bizi oynatıyor
diye düşünmemizin bir yorumlama hatası olduğunu söylüyor.
Çakan şöyle devam ediyor:
"İnsani
noktadan baktığımızda böyle gözüküyor. Ama ilahi noktadan
baktığımızda olayın böyle olamadığı ortaya çıkıyor çünkü Allah
zamandan mekandan münezehtir. Anlamı nedir, zaman ve mekanla
kayıtlanamaz, sınırlandırılamaz ve o herşeyi bilir. Allah
için öncelik sonralık, uzaklık yakınlık, alçaklık yükseklik
böyle kavramlar sözkonusu değildir. Ama bizim yapımız gereği
üç boyutlu düşünebiliyoruz. Bilgimiz bizim olana tabi yani
olay olacak biz onu ondan sonra öğreneceğiz. Ama Allah için
böyle kavramlar yok; zamandan ve mekandam münezeh. Böyle inandığımız
bir varlığı, kendi yapımız gereği kendi dünyamıza hapsederek
yorumlamaya çalışıyoruz. Kendi dünyamızın verileriyle değerlendirmeye
kalkıyoruz. Çelişki burada başlıyor. Aklın zorlanması burada
başlıyor. Allahın herbirimiz hakkındaki bilgisini ana rahminde
120 günden sonra bir melek göndererek hayatı boyunca olacak
dört özelliğini o gün kendi bilgisine, ona ait olan levhaya
işletiyor. Neden 120 gün sorusuna gelince çünkü o güne kadar
olan şeye insan demiyoruz.Yeni bir yapı anasından ayrı bir
varlık olarak hayatını sürdürebilecek bir kıvama gelmesiyle
ona dört özelliği bildiriliyor. Allah ondan önce de biliyordu.
Allah bildi ve bildirdi biz artık onun dışına çıkamayız. Yazıldığı
için çıkamayız değil bizim nasıl yaşayacağımızı bildiği için
kader tespit ediyor. Bu bilgi bizi hiç bir şeye zorlamaz;
bilgi mahkum etmez insanı. Allahın bilmesi bizi şöyle ya da
böyle davranmaya mahkum etmez. Yazı öne çıkar derken ki ifadede
Allahın önceden bilerek yazdığı yazı yanılmaz demektir. Hayatta
kendimize bırakılmış bir alan var kendi irademizi kullanıyoruz.
İyilik yaparsan ödül kötülük yaparsan ceza alırsın bu konuda
da bilgilendirilmişiz. Bundan habersiz de değiliz. Ama biz
sonucumuzu bilmiyoruz. Kader bizi mahkum eden bir yazı değil
bizim yaşayacağım hayatın Allah tarafından önceden bilinmesidir.
Kişinini nasıl hareket edeceğini Allah sonsuz ilmiyle bildiği
için öyle yazmıştır. Böyle olmayasdı kişinin iradesi olmaz
neticede yaptıklarındanda sorumlu tutulamazdı."
Hadis DNA'yı mı işaret ediyor?
Tartışmaya
yol açan hadis üzerine ilgisini yoğunlaştıran akademisyenlerden
biri de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilim
Dalı Öğretim üyelerinden Doç. Dr. Ali Akyüz. Tartışma nedeni
olan hadisle ilgili "Gen Haritası ve Bir Hadisin Direnci"
adlı bir araştırma hazırlayan Akyüz, kaderin, Allah'ın bilgisini,
insana olan güven ve sevgisini gösteren çoktan seçmeli, alternatifli
bir programlama olduğunu söylüyor ve hadiste geçen dört maddeyi
şöyle açıklıyor: Ecel ya da ömür, rızık, amel ya da davranış,
iyi ya da kötü bir başka deyişle, said ya da şaki olmak.
Bu hadisi ve ilgili hadisleri anlamak için önce kaderle ilgili
ayetlerin tamamının tesbit edilmesi ve bu ayetlerin ışığında
ve ifade ettikleri anlamın araştırılması gerektiğini savunan
Akyüz, anlama problemlerinin hadisin reddine gerekçe olmaması
gerektiğini söylüyor.
"Kader, beşer ile beşer üstünün temas ve diyaloğunu içeren
bir konu olması nedeniyle bazı güçlükler içerir. Kader, yüce
yaratıcının bilgisine, insana olan güven ve sevgisine yaraşır
çoktan seçmeli alternatifli bir programlamadır. Yoksa anlaşıldığı
gibi ne insanın kendi işlerinin yaratıcısı olduğu bir durumdur
ne de istenilen sonuca doğru yürümek zorunda bırakılmış, tercihleri
olmayan ve kötü sonu yaşamaya mahkum edilmiş birinin boynuna
asılmış bir yaftadır. Ancak ne olursa olsun, imana esas teşkil
eden konuların gizemli bir tarafının olduğu gerçeği, onun
gaybi bir nitelik taşımasından ve beşer ile beşer üstünün
temasını kavramanın güçlüğünden kaynaklanmaktadır. Bu da kainatı
üç boyutta algılayan insan olmanın getirdiği sınırlı algıların,
kavrama problemiyle orantılı bir olgudur. Bilimsel verilerin
de ortaya koyduğu sonuç, evrende bir planlamanın varolduğu
gerçeğidir. Bu hadisi bir başka ufukla yorumlamak gerekirse
evrende, bir mikro ve makro planlamanın anlatımını içermektedir.
Mikro planlama, insanın yaratılışı; makro planlama, içinde
yer aldığı evrenle ilişkisidir. Hadiste, dört maddeyle üç
boyutlu bir planlamanın anlatıldığı görülmektedir. Bunlar;
zaman planlaması (ecel), mekan planlaması (rızık), zaman ve
mekanı paylaşanlarla ilişkilerin planlaması (amel, davranış
ve bunun sonucu olarak, iyi ya da kötü olma ve sonucunda hak
edilen ödül ya da ceza.) Kader, Allah'ın kainata dokunuşunu
ifade etmekte ve kainatın bir parçası olan "ben"le
diyaloğunu anlatmaktadır."
Hadisin,
29 ayrı hadis kaynağında yeraldığını bildirilen Ali Akyüz,
farklı anlatımlar olsa da, birkaç yer hariç hadisin ihtiva
ettiği ana içeriğin bütünüyle aynı olduğunu belirtiyor. Doç.
Akyüz şöyle devam ediyor:
"Diğer
hadis kaynaklarından farklı olarak en çok dikkat çeken hadis
bildirimi ise Ahmed b. Hanbel'in aktardığı rivayettir. İsnadı
itibariyle zayıf olsa da ihtiva ettiği bilgi açısından dikkat
çekmektedir. Diğer kaynakların bildirdiği ana konulara (…Dört
kelime yazılır; eceli, rızkı, ameli ve said mi şaki mi…) değinmekle
birlikte, onlarda olmayan ilave bir bilgi vermekte ve hadisin
sonuna bir cümle ilaveyle …sağlıklı mı hastalıklı mı… orijinal
ifadesiyle; "e sahihun em sakimun" denilmektedir.
DNA
üzerinde yapılan bilimsel araştırmaların sonucuna göre kainattaki
bütün canlıların dört temel kimyasal maddeden; (A-Adenin,
T-Timin, C-Sitozin ve G-Guanin) ve ikili sarmaldan oluşan
DNA'ya sahip oldukları bilindiğini ve insanların DNA'sının
yüzde 99.5'i birbirine benzediğini bildiren Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Ali Akyüz DNA'yla bu hadisi
nasıl ilişkilendirdiğini şöyle açıklıyor:
"Geri
kalan yüzde 0.5'indeki fark sizin farkınızı; gözünüzün rengini,
ağzınızın, kulağınızın, burnunuzun şeklini, saçlarınızın ileri
yaşlarda dökülüp dökülmeyeceği gibi bütün farklılıkları belirlemektedir.
Ahmed b. Hanbel'in hadisi rivayet ederken bildirdiği "…sağlıklı
mı hastalıklı mı" ifadesi bilimsel verilerle karşılaştırıldığında
bana çok ilginç gelmişti. İnsanın DNA'daki yapılanmada daha
sonra yakalanması muhtemel sağlık sorunlarına dair bulguların
mevcudiyetine dair bilgiler, bu hadisle örtüşüyor diye düşünüyorum.Yani
DNA'daki A-T-C-G harfleriyle kodlanan kimyasal maddelerin,
hangisinin hangisiyle birleştiği eğer yanlış bir temas olursa
nasıl bir durumun ortaya çıkacağı, ne tür bir hastalığın ortaya
çıkıp çıkmayacağı. Hadisin ifadesiyle; bireyin kaderine yazıldığı
söylenen bu dört kelimeyi bilimsel izah olmamakla birlikte,
farklı
bir düşünce olarak, DNA'daki dörtlü kodlamayla ilintilemekten
keyif aldığımı söylemekte bir sakınca görmüyorum. DNA'daki
yapının da dört harfle kodlanması ilginç ve güzel bir tesadüf
olabileceği gibi, hadiste bildirilen ve aslında dörtten fazla
olan öğenin, dört grupta zikredilmesi beni böyle bir düşünceye
sevk etmektedir."
Doç. Dr. Ali Akyüz kader konusunun çeşitli mezheplerde değişik
olarak algılandığını belirtiyor. "Kaderi, Cebriye, Mu'tezile
mezhebi v.b. gibi algılarsak bu hadisi reddetmek zorundayız."
diyen Akyüz kaderle ilgili inanç biçimlerini şöyle aktarıyor:
"Özetle;
Cebriye eksenli düşünce kaderi tek düze, insanın zorunlu hareket
çizgisi olarak görmektedir. Mu'tezile eksenli düşünce ise
insan iradesini öne çıkardığından, sorumluluğun da anlamlı
olması için "insanı Allah yaratmıştır ama insan kendi
kaderini
kendi yaratır." ifadesiyle formüle edilebilecek bir fikri
savunur. Dolayısıyla biri kaderi, öteki de sorumluluğu yok
saymaktadır. Bunların ikisi de aslında kaçamak yöntemlerdir.
Allah'ın insana yüklediği sorumluluklar insanın kabiliyeti
doğrultusundadır. Yaratılış ile mükellefiyet doğru orantılıdır.
Kader şu; külli irade ve cüzi irade diye iki kavram var. Külli
irade beni yaratandır. Benim kendimi yaratma ve kodlama imkanım
yok. Ben yaratılıyorum buna hiçbir müdahalem yok. Bu külli
iradenin tercihidir. Külli irade bana diyor ki 'buyur bu yaratılışla
sunulan çoktan seçmeli tercihler içinde istediğini seç' bu
tercihlerin kullanılmasında ben cüzi irademi kullanıyorum.
'Hangisini tercih edersen et ama bil ki bu tercihlerinin sonunda
övgüyü ve sitemi hak edeceksin."
Kaderin,
yaratılanın mensup olduğu canlı sınıfının en üst düzeyde ve
mükemmel denebilecek ve mensup olduğu cinsin bütün özelliklerini
yansıtacak biçimde alternatifleri olan, mükemmel bir yaratılış
ve kodlama olduğunu belirten Akyüz, bu hadisin Allah'ın zaman
ve mekandan sınırsız olduğunun kabul edilmesiyle daha iyi
anlaşılabileceğini söylüyor ve şöyle devam ediyor:
"Yaratma, Allah'ın
insanı kodlamasıdır. İnsan zamana ve mekana mahkum bir varlıktır.
Ama Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. Biz zaman ve mekan
tünelinde yürüdüğümüz için her şeyi bu boyutta kavrıyoruz.
Ancak zamanın durduğu ve zamansızlığın olduğu bir anı düşündüğünüzde
gelecek ve geçmişin zihin dünyasında daha bir berraklaştığını
hissedebiliyorsunuz. Dolayısıyla Allah'ın zaman ve mekan kavramı
içine hapsedilmediği düşünüldüğünde şu soru sorulmamalıdır;
'Allah geleceği bilebilir mi?' Bu soru yanlış bir sorudur.
Çünkü bir şeyle ilintili olmayan birisine o soru sorulamaz.
Bu soru insanla ilgilidir; şu söylenmemelidir 'Allah benim
yarın ne yapacağımı biliyor mu' Tabi ki biliyor. Allah için
zaman kavramı yok onun için biliyor. Ama bu bilgi sizi mahkum
eden bir bilgi değil. Sadece gelecek kavramı olmayan birinin,
sizin alternatifli seçenekler arasından neyi seçeceğinizi
bilmesidir. Allah'ın bilmesi ayrı bir şey, insanın alternatifler
arasından seçme irade ve hürriyetinin olması ayrı bir şey.
Hadiste geçen dört kelime her canlı için hayatın temel taşlarıdır.
Kişinin eceli, rızkı, ameli, iyi ve kötü olması. Bunlar fevkalade
önemli hayatı kuşatan duyarlı, çevreci tesbitler. İnsanın
iyi ya da kötü olması, herkes için önemli, benim için önemli,
sizin için önemli. Sadece kendi iyiliğiniz kötülüğünüz değil
benim iyiliğim kötülüğüm de sizin için çok önemli. Çünkü size
bir faydam ya da kötülüğüm dokunacak; hayatın temel karakterleridir
bunlar. Bunlara tek tek kelime olarak değil de hayatı anlamlı
kılan, dört seçilmiş kelime olarak da bakabiliriz. Yani illa
dört kelime olarak hadisin üzerinde durmak yerine hayatı anlatabilen
dört temel veri/data olarak da bakabiliriz. Kaderin yazılması
boyna asılan bir yafta gibi algılanmamalıdır. Kaderi Allah'ın
kainatı yaratma iradesinin her varlığı ilgilendiren detay
projesi olarak görüyorum. Evreni, kör tesadüfler keşmekeşinde
ortaya çıkan bir muamma olarak görmek imkansızdır. Kaderde
beşer üstü ile beşerin bir teması var. Beşer üstünün beşeri
dizayn etmesi var. Allah'ın bilgisi ile kaderi ve yaratmayı
karıştırmamak gerekir. Biri yaratma diğeri ise bilgidir."
|