|
Cumhuriyet kurulurken laiklik prensibi
benimsendi. Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı. Ancak,
bu sistem kurulurken, medreseden yetişen din bilginlerinin
önemi gözardı edildi. Bir süre din alimi yetiştirecek yeni
bir eğitim kurumu oluşturulamadı. Bu da İslam'ın zamanla arabeskleşmesine
neden oldu.
Dinle ilgili konuları, iletişim araçları,
özellikle de televizyonlar sayesinde, daha sık ve yakından
takip edebiliyoruz. Geçmişte tartışılamaz kabul ettiğimiz
birçok konu, bugün, uzmanlarca enine boyuna ele alınabiliyor.
Dini konuların sorgulanmasından rahatsız olanlar da yok değil
tabii. Ancak "Eski köye yeni adet" getirmek isteyenler,
geçmişte dinle ilgili bazı kavramların bize yanlış öğretildiğini
ortaya koyuyor. Peki, neden böyle oldu; neden bugüne kadar
din konusunda yanlış bilgilerle donatıldık? Bizden önce sanatta,
eğitimde, siyasette, bilimde büyük bir medeniyet ortaya koyan
atalarımızın seviyesine neden çıkamadık? Bu geri kalmışlıkta
siyasetin rolü ne?
Bu sorulara cevap vermek için, Cumhuriyet'in
kuruluş yıllarına gitmek gerekiyor. Cevapları, o dönemi inceleyen
iki uzmanın araştırmalarında bulmak mümkün. Bunlardan biri,
hukukçu Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil. Başgil, lise ve üniversiteyi
Paris'te okumuş. Grenoble Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden
mezun olduktan sonra Paris Hukuk Fakültesi'nde doktorasını
yapmış. Paris Edebiyat Fakültesi felsefe kolu ile Paris Siyasi
İlimler Merkezi'nden diploma almış. Ayrıca Lahey Devletler
Hukuku Akademisi'nin derslerine devam edip buradan da mezun
olmuş. Yani 1929'da üç fakülte, bir yüksek okul diploması
ve hukuk doktoru unvanı ile Türkiye'ye dönmüş. Ankara ve İstanbul
üniversitelerinde hocalık yapan Başgil, 1961'de siyasi hayata
atılmış ve Milli Eğitim Bakanlığı yapmış. Hem biliminsanı
hem de siyasetçi kimliği taşıyan Başgil, sadece Türkiye'yi
değil, Batı'yı da tanıyan biri. "Din ve Laiklik"
adını taşıyan kitabına da bu nedenle başvurduk.
İkinci uzman, bir tarihçi; Ahmet Yaşar
Ocak. Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi olan
Ocak, Strasbourg Üniversitesi Türkoloji bölümünde doktora
yapmış. Ocak "Türkler, Türkiye ve İslam" adlı kitabında
Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde din ve devlet ilişkilerini
incelerken Başgil'le örtüşüyor.
Devlete bağlı din sistemi
Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Türkiye'de
din ve devlet ilişkilerinin, 1924'ten beri "devlete bağlı
din" sistemiyle yürütüldüğünü söylüyor. Bu sistemde,
"din kendi sahasındaki işlerde bile politikadan direktif
alma mecburiyetindedir ve devlet adamları din üzerinde en
üstün söz ve yetki sahibidir" diyen Başgil, Diyanet İşleri
Reisliği'ni kuran 429 sayılı kanun ile bütün öğretim kurumlarını
Maarif Vekaleti'ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlayan 430 sayılı
Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Birliği) kanunu üzerinde duruyor.
Başgil, bu kanun çıkıncaya kadar yaşanan aşamalara ve çelişkilere
de dikkat çekiyor. 29/30 Birinci Teşrin 1923 tarihli ve 364
sayılı kanun, "Türkiye Devleti'nin dini vardır"
derken; 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı kanunla "Türkiye
Devleti'nin dini yoktur"a dönüşüyor. Ancak 20 Nisan 1924
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile son şekline yani "Türkiye
Devleti'nin dini vardır ve bu dinin kurallarını uygulamak
devletin görevidir" ilkesine karar veriliyor.
Ali Fuad Başgil, bu çelişkilerin nedeni
olarak, o zamanki Büyük Millet Meclisi içinde ve dışında yaşanan
muhalefeti gösteriyor: "Aslında Osmanlı İmparatorluğu'nu
tasfiye ederek yerine Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranlar, bu
yeni devletin laik vasıfta olmasına karar vermişlerdi. Bu
kararın uygulanması daha fazla geciktirilmeyerek çelişkiler
1928'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda bertaraf edilmiştir.
Nihayet 1937 şubatında Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda yapılan
başka bir değişiklikle bu kanunun 2. maddesine giren 6 prensip
arasında laiklik tabiri de yer almıştır. Fakat Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu'ndan diyanete ilişkin cümle ve fıkralar kaldırılmakla
ve bu kanunda 'Türkiye Devleti laiktir' denilmekle devlet
hakikaten laik olmuş mudur?"
Sorduğu bu soruya 'hayır' cevabını veren
Başgil, "Bir devletin laik olması için, karar ve hareketlerinde
dini konulara yer vermemesi yeterli değildir. Aynı zamanda
diyanet teşkilatına da özerklik tanınması yani bu teşkilatı
kendi sahasındaki karar ve faaliyetlerinde serbest bırakması
şarttır" diyor.
Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, 430
sayılı Tevhid-i Tedrisat kanununu da eleştirerek, dini öğretim
yapan okul ve medreselerin, kanunda kapatılmalarına yönelik
bir hüküm olmadığı halde kapatıldığını söylüyor. "Aksine
kanunun 1,2,3. maddelerinden anlaşılan anlama göre, dini okul
ve medreseler de, tıpkı askeri mektepler ile yetim mektepleri
gibi Maarif Vekaleti'ne devrolunacak ve bu vekalet tarafından
idare edilecektir" diyen Başgil, aynı kanunun 4. maddesine
göre de, yüksek diyanet uzmanları yetiştirmek üzere Darülfünun'da
(üniversite) bir İlahiyat Fakültesi; vaaz ve imam yetiştirmek
üzere de ayrı okulların kurulacağını belirtiyor ve şöyle devam
ediyor:
"Kapatılan mektep ve medreseler
iki zümre din adamı yetiştirmekteydi; biri yüksek diyanet
uzmanı müderris, müellif ve vaızlar, diğeri de imam ve hatip
gibi dinin yalnız ezber kısmını öğrenmiş olanlar. Ancak gerçek
şudur ki, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile o tarihte mevcut olan
bütün dini kurumlar büsbütün kapatılmış ve uzun zaman açılmamıştır.
Bunların yeniden düzenlenmesi ya da yerlerine yenilerinin
kurulması daha iyi ve memleket menfaatlarine daha uygun olmaz
mıydı?"
"Yüksek diyanet uzmanı" ile
"yüksek ilahiyatçı" arasındaki fark
Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil'e göre,
bilerek veya bilmeyerek "yüksek diyanet uzmanı"
ile ilahiyat fakültesinden yetişecek olan "yüksek ilahiyatçı"
birbirine karıştırıldı. "İlahiyatçı, din felsefesi, dinler
tarihi ve din sosyolojisi öğrenmiş bir uzman ya da filozoftur;
fakat din adamı değildir. Yüksek diyanet uzmanı ise, her şeyden
önce halis bir dindardır sonra da inandığı dinde yüksek ilim
ve kemal sahibidir" diyen Başgil, ilahiyat fakültesinde,
"yüksek din uzmanı" bir din adamı ve aliminin yetişemeyeceğini
söylüyor ve şöyle devam ediyor:
"Dünyanın hiçbir yerinde laik üniversite
çatısı altındaki ilahiyat fakültelerinde din adamı ve alimi
yetişmemiştir. Gerçi Batı'da yüksek din adamı ve alimi özellikle
ilahiyat fakültelerinde yetişir; fakat bu fakülteler bizdeki
kanunun düşündüğü gibi üniversite gibi dindışı bir kurum içinde
ve çatısı altında değildir. Katolik veya protestan enstitü
ve üniversitelerin içindedir. Bu kurumların hocaları gibi
idarecileri de yüksek diyanet uzmanı alimler ve din adamlarıdır."
Başgil'e göre; Tevhid-i Tedrisat Kanunu
ile kapatılan ve uzun süre açılmayan okullarda yetişen din
adamı ve alimlerinin ölümüyle, onların boşluklarını dolduracak
adamlar yetişmediği için Türkiye'de İslam dininin muhtaç olduğu
yüksek diyanet uzmanı kişiler hemen hemen yok olmuştur.
Başgil, bu cümleleri 1954 yılında yazıyor.
Ancak görünen o ki, bugün de bu boşluğu dolduracak din adamlarının
sayısı yeterli değil. Başgil'in diyanet alanındaki bilgi eksikliğine
çözüm olarak ileri sürdüğü yüksek dini öğretim kurumu kurulması
fikri ise, 1959 yılında gerçekleşiyor. Büyük Millet Meclisi'nin
kabul ettiği bir kanunla İstanbul'da Yüksek İslam Enstitüsü
kuruluyor. İstanbul'un tercih edilmesinin nedenini ise, enstitünün
Ankara'dan yani politikadan uzak olması oluşturuyor.
Kurulacak Yüksek İslam Enstitüsüleri
sayesinde imam hatip okulları ile diğer okullardaki hoca açığının
kapanacağını; dolayısıyla ilim ve kültürle donatılmış müftü
ve vaiz ihtiyacının karşılanacağını düşünen Başgil şu açıklamayı
yapıyor:
"Kaza va kasabalarda müftü; camide
ise vaiz, diyanetin en esaslı iki temsilcisidir. Bu şahsiyetlerin
bir taraftan mesleki bilgi, bir taraftan da genişçe bir kültür
ile bezenmiş olması lazımdır. Paris kardinali, Notrdam Kilisesi'nin
vaiz kürsüsüne çıktığı zaman yüksek sosyetenin en seçkin dinleyicilerinin
hürmet ve itaatine mazhar oluyor. Çünkü bu dinleyicilere onlarım
kafası ve dili ile hitap etmek kudretine sahiptir. Bizde ise
zavallı müftü ve vaizler küçümseme ile karşılanıyor. Bu şahsiyetler,
ancak bu yetişkinlikte olmak kaydı ile etraflarından hürmet
ve itibar görür ve bu sayede dini vazifelerini yerine getirmeye
imkan bulur."
Bugüne yansıyan olumsuz etkiler
Ahmet Yaşar Ocak'a gelince; Ocak da,
medreseleri kapatan Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun İslam'ı geleneksel
eğitim kurumlarından yoksun bıraktığını, böylece bilimsel
alanda da kendini yeniden üretme yolunu kapattığını söylüyor.
Cumhuriyet kurulurken, İslam'ın kamusal
alanın dışına çıkarıldığını belirten Ocak'a göre, böylece
dinin, halk seviyesinde inanç ve ibadet konularında sınırlandırılarak,
özel alana sıkıştırıldığını söylüyor. Ocak'a göre, din, bu
suretle eğitim alanından da çıkarıldı. Dinin tamamiyle bireyselleştirilmesi,
doğal olarak toplumu din bilgininden yoksun bıraktı.
Ahmet Yaşar Ocak'a göre, Tevhid-i Tedrisat
Kanunu ile medrese ve tekkelerin kapatılması sonucu geleneksel
eğitim kurumlarından mahrum olan İslam, devletin yeni resmi
kurumlarında da yer bulamadı. Bu durum, kapatılan tekke, zaviye
ve medreslerin açıkta kalmış ulema ve şeyhlerinin, İslam'ı
yeni nesillere 'yer altında' öğretmesine yol açtı. Ancak bu,
bilimsel bir İslami öğretim olmaktan çok, kısmen inanç, ibadet
ve ahlak alanına yönelik fıkıh ve tasavvuf ağırlıklı, sistemsiz,
modern çağın problemlerinden habersiz, en kötüsü de tepkisel
bir öğretimdi.
Ocak, bu durumun en vahim sonuçlardan
biri olarak da, imparatorluk devrinde, kendi siyasi, ekonomik,
toplumsal, hukuki, sanatsal kurum ve değerlerini üreterek
şehirli bir yüksek kültür yaratan İslam'ın, bugün yerini popüler
İslam'a bıraktığını belirtiyor.
|