Ana Sayfa Bize Ulaşın
Din ve

Bilim

Felsefe

Psikoloji

Siyaset

Sosyoloji

 Tarih

 Tasavvuf

Polemik

İslamiyet

Hıristiyanlık

Musevilik

Peygamberler

Uzak Doğu    Dinleri

Mitoloji

Mezhepler

 

Bilimsel İslam'dan popüler İslam'a

Cumhuriyet kurulurken laiklik prensibi benimsendi. Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı. Ancak, bu sistem kurulurken, medreseden yetişen din bilginlerinin önemi gözardı edildi. Bir süre din alimi yetiştirecek yeni bir eğitim kurumu oluşturulamadı. Bu da İslam'ın zamanla arabeskleşmesine neden oldu.

Dinle ilgili konuları, iletişim araçları, özellikle de televizyonlar sayesinde, daha sık ve yakından takip edebiliyoruz. Geçmişte tartışılamaz kabul ettiğimiz birçok konu, bugün, uzmanlarca enine boyuna ele alınabiliyor. Dini konuların sorgulanmasından rahatsız olanlar da yok değil tabii. Ancak "Eski köye yeni adet" getirmek isteyenler, geçmişte dinle ilgili bazı kavramların bize yanlış öğretildiğini ortaya koyuyor. Peki, neden böyle oldu; neden bugüne kadar din konusunda yanlış bilgilerle donatıldık? Bizden önce sanatta, eğitimde, siyasette, bilimde büyük bir medeniyet ortaya koyan atalarımızın seviyesine neden çıkamadık? Bu geri kalmışlıkta siyasetin rolü ne?

Bu sorulara cevap vermek için, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarına gitmek gerekiyor. Cevapları, o dönemi inceleyen iki uzmanın araştırmalarında bulmak mümkün. Bunlardan biri, hukukçu Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil. Başgil, lise ve üniversiteyi Paris'te okumuş. Grenoble Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Paris Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yapmış. Paris Edebiyat Fakültesi felsefe kolu ile Paris Siyasi İlimler Merkezi'nden diploma almış. Ayrıca Lahey Devletler Hukuku Akademisi'nin derslerine devam edip buradan da mezun olmuş. Yani 1929'da üç fakülte, bir yüksek okul diploması ve hukuk doktoru unvanı ile Türkiye'ye dönmüş. Ankara ve İstanbul üniversitelerinde hocalık yapan Başgil, 1961'de siyasi hayata atılmış ve Milli Eğitim Bakanlığı yapmış. Hem biliminsanı hem de siyasetçi kimliği taşıyan Başgil, sadece Türkiye'yi değil, Batı'yı da tanıyan biri. "Din ve Laiklik" adını taşıyan kitabına da bu nedenle başvurduk.

İkinci uzman, bir tarihçi; Ahmet Yaşar Ocak. Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi olan Ocak, Strasbourg Üniversitesi Türkoloji bölümünde doktora yapmış. Ocak "Türkler, Türkiye ve İslam" adlı kitabında Cumhuriyet dönemi Türkiye'sinde din ve devlet ilişkilerini incelerken Başgil'le örtüşüyor.


Devlete bağlı din sistemi

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Türkiye'de din ve devlet ilişkilerinin, 1924'ten beri "devlete bağlı din" sistemiyle yürütüldüğünü söylüyor. Bu sistemde, "din kendi sahasındaki işlerde bile politikadan direktif alma mecburiyetindedir ve devlet adamları din üzerinde en üstün söz ve yetki sahibidir" diyen Başgil, Diyanet İşleri Reisliği'ni kuran 429 sayılı kanun ile bütün öğretim kurumlarını Maarif Vekaleti'ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlayan 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Birliği) kanunu üzerinde duruyor. Başgil, bu kanun çıkıncaya kadar yaşanan aşamalara ve çelişkilere de dikkat çekiyor. 29/30 Birinci Teşrin 1923 tarihli ve 364 sayılı kanun, "Türkiye Devleti'nin dini vardır" derken; 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı kanunla "Türkiye Devleti'nin dini yoktur"a dönüşüyor. Ancak 20 Nisan 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile son şekline yani "Türkiye Devleti'nin dini vardır ve bu dinin kurallarını uygulamak devletin görevidir" ilkesine karar veriliyor.

Ali Fuad Başgil, bu çelişkilerin nedeni olarak, o zamanki Büyük Millet Meclisi içinde ve dışında yaşanan muhalefeti gösteriyor: "Aslında Osmanlı İmparatorluğu'nu tasfiye ederek yerine Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranlar, bu yeni devletin laik vasıfta olmasına karar vermişlerdi. Bu kararın uygulanması daha fazla geciktirilmeyerek çelişkiler 1928'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda bertaraf edilmiştir. Nihayet 1937 şubatında Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nda yapılan başka bir değişiklikle bu kanunun 2. maddesine giren 6 prensip arasında laiklik tabiri de yer almıştır. Fakat Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'ndan diyanete ilişkin cümle ve fıkralar kaldırılmakla ve bu kanunda 'Türkiye Devleti laiktir' denilmekle devlet hakikaten laik olmuş mudur?"

Sorduğu bu soruya 'hayır' cevabını veren Başgil, "Bir devletin laik olması için, karar ve hareketlerinde dini konulara yer vermemesi yeterli değildir. Aynı zamanda diyanet teşkilatına da özerklik tanınması yani bu teşkilatı kendi sahasındaki karar ve faaliyetlerinde serbest bırakması şarttır" diyor.

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat kanununu da eleştirerek, dini öğretim yapan okul ve medreselerin, kanunda kapatılmalarına yönelik bir hüküm olmadığı halde kapatıldığını söylüyor. "Aksine kanunun 1,2,3. maddelerinden anlaşılan anlama göre, dini okul ve medreseler de, tıpkı askeri mektepler ile yetim mektepleri gibi Maarif Vekaleti'ne devrolunacak ve bu vekalet tarafından idare edilecektir" diyen Başgil, aynı kanunun 4. maddesine göre de, yüksek diyanet uzmanları yetiştirmek üzere Darülfünun'da (üniversite) bir İlahiyat Fakültesi; vaaz ve imam yetiştirmek üzere de ayrı okulların kurulacağını belirtiyor ve şöyle devam ediyor:

"Kapatılan mektep ve medreseler iki zümre din adamı yetiştirmekteydi; biri yüksek diyanet uzmanı müderris, müellif ve vaızlar, diğeri de imam ve hatip gibi dinin yalnız ezber kısmını öğrenmiş olanlar. Ancak gerçek şudur ki, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile o tarihte mevcut olan bütün dini kurumlar büsbütün kapatılmış ve uzun zaman açılmamıştır. Bunların yeniden düzenlenmesi ya da yerlerine yenilerinin kurulması daha iyi ve memleket menfaatlarine daha uygun olmaz mıydı?"

"Yüksek diyanet uzmanı" ile "yüksek ilahiyatçı" arasındaki fark

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil'e göre, bilerek veya bilmeyerek "yüksek diyanet uzmanı" ile ilahiyat fakültesinden yetişecek olan "yüksek ilahiyatçı" birbirine karıştırıldı. "İlahiyatçı, din felsefesi, dinler tarihi ve din sosyolojisi öğrenmiş bir uzman ya da filozoftur; fakat din adamı değildir. Yüksek diyanet uzmanı ise, her şeyden önce halis bir dindardır sonra da inandığı dinde yüksek ilim ve kemal sahibidir" diyen Başgil, ilahiyat fakültesinde, "yüksek din uzmanı" bir din adamı ve aliminin yetişemeyeceğini söylüyor ve şöyle devam ediyor:

"Dünyanın hiçbir yerinde laik üniversite çatısı altındaki ilahiyat fakültelerinde din adamı ve alimi yetişmemiştir. Gerçi Batı'da yüksek din adamı ve alimi özellikle ilahiyat fakültelerinde yetişir; fakat bu fakülteler bizdeki kanunun düşündüğü gibi üniversite gibi dindışı bir kurum içinde ve çatısı altında değildir. Katolik veya protestan enstitü ve üniversitelerin içindedir. Bu kurumların hocaları gibi idarecileri de yüksek diyanet uzmanı alimler ve din adamlarıdır."

Başgil'e göre; Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kapatılan ve uzun süre açılmayan okullarda yetişen din adamı ve alimlerinin ölümüyle, onların boşluklarını dolduracak adamlar yetişmediği için Türkiye'de İslam dininin muhtaç olduğu yüksek diyanet uzmanı kişiler hemen hemen yok olmuştur.

Başgil, bu cümleleri 1954 yılında yazıyor. Ancak görünen o ki, bugün de bu boşluğu dolduracak din adamlarının sayısı yeterli değil. Başgil'in diyanet alanındaki bilgi eksikliğine çözüm olarak ileri sürdüğü yüksek dini öğretim kurumu kurulması fikri ise, 1959 yılında gerçekleşiyor. Büyük Millet Meclisi'nin kabul ettiği bir kanunla İstanbul'da Yüksek İslam Enstitüsü kuruluyor. İstanbul'un tercih edilmesinin nedenini ise, enstitünün Ankara'dan yani politikadan uzak olması oluşturuyor.

Kurulacak Yüksek İslam Enstitüsüleri sayesinde imam hatip okulları ile diğer okullardaki hoca açığının kapanacağını; dolayısıyla ilim ve kültürle donatılmış müftü ve vaiz ihtiyacının karşılanacağını düşünen Başgil şu açıklamayı yapıyor:

"Kaza va kasabalarda müftü; camide ise vaiz, diyanetin en esaslı iki temsilcisidir. Bu şahsiyetlerin bir taraftan mesleki bilgi, bir taraftan da genişçe bir kültür ile bezenmiş olması lazımdır. Paris kardinali, Notrdam Kilisesi'nin vaiz kürsüsüne çıktığı zaman yüksek sosyetenin en seçkin dinleyicilerinin hürmet ve itaatine mazhar oluyor. Çünkü bu dinleyicilere onlarım kafası ve dili ile hitap etmek kudretine sahiptir. Bizde ise zavallı müftü ve vaizler küçümseme ile karşılanıyor. Bu şahsiyetler, ancak bu yetişkinlikte olmak kaydı ile etraflarından hürmet ve itibar görür ve bu sayede dini vazifelerini yerine getirmeye imkan bulur."

Bugüne yansıyan olumsuz etkiler

Ahmet Yaşar Ocak'a gelince; Ocak da, medreseleri kapatan Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun İslam'ı geleneksel eğitim kurumlarından yoksun bıraktığını, böylece bilimsel alanda da kendini yeniden üretme yolunu kapattığını söylüyor.

Cumhuriyet kurulurken, İslam'ın kamusal alanın dışına çıkarıldığını belirten Ocak'a göre, böylece dinin, halk seviyesinde inanç ve ibadet konularında sınırlandırılarak, özel alana sıkıştırıldığını söylüyor. Ocak'a göre, din, bu suretle eğitim alanından da çıkarıldı. Dinin tamamiyle bireyselleştirilmesi, doğal olarak toplumu din bilgininden yoksun bıraktı.

Ahmet Yaşar Ocak'a göre, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medrese ve tekkelerin kapatılması sonucu geleneksel eğitim kurumlarından mahrum olan İslam, devletin yeni resmi kurumlarında da yer bulamadı. Bu durum, kapatılan tekke, zaviye ve medreslerin açıkta kalmış ulema ve şeyhlerinin, İslam'ı yeni nesillere 'yer altında' öğretmesine yol açtı. Ancak bu, bilimsel bir İslami öğretim olmaktan çok, kısmen inanç, ibadet ve ahlak alanına yönelik fıkıh ve tasavvuf ağırlıklı, sistemsiz, modern çağın problemlerinden habersiz, en kötüsü de tepkisel bir öğretimdi.

Ocak, bu durumun en vahim sonuçlardan biri olarak da, imparatorluk devrinde, kendi siyasi, ekonomik, toplumsal, hukuki, sanatsal kurum ve değerlerini üreterek şehirli bir yüksek kültür yaratan İslam'ın, bugün yerini popüler İslam'a bıraktığını belirtiyor.


[Arkadaşıma Öner]      Yazdır    [Forum]

© 2002 Copyright ilkayet.net. Tüm Hakkı Saklıdır.

Ara-bul

Ana sayfa yap

Sözlük

Tıkla Öğren

Kitap

İpucu

Öbür Dünya


Kuran-ı Kerim

İncil

Tevrat

Beyin Fırtınası