|
Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Yeni
Dünya Düzeni'nde siyasetin yönünü, siyaset bilimci Samuel
P. Huntington'un şu iddiası belirledi: "Çatışmalar, uygarlıklar
arasında olacak." Peki, bu teorinin soğuk savaş sonrasına
rastlaması tesadüf mü? Yoksa İslam dünyasına karşı soğuk savaş
stratejisi mi başlatılıyor? Komünizmin çökmesinden sonra Batı'nın
karşısında tek potansiyel güç, İslam mı?
ABD'deki
birçok stratejik araştırma kurumu, bu ülkenin dış politikasını
yönlendiriyor ve bu kurumlardaki araştırmacıların ileri sürdükleri
tezler, tüm dünyada yankı buluyor. İşte bu tezlerden biri
de, Harvard Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı
Samuel P. Huntington'a ait. Sovyetler Birliği dağılınca "bundan
sonra dünyanın hali ne olacak?" sorusuna cevap Samuel
P. Huntington'dan geldi. Böylece, Amerika'nın dış siyasetinin
üssü olan Pentagon'a danışmanlık da yapan Amerikalı profesör,
Yeni Dünya Düzeni'nde siyasetin yönünü de belirlemiş oldu.
1993 yazında Foreign Affairs'de "Uygarlıklar
Çatışması" başlığı ile
yayınlanan makalede Samuel P. Huntington, gelecekte mücadelenin
kaynağının ideolojik ya da ekonomik değil, kültürel olacağını
söylüyor. Ona göre, uygarlıkların çatışması soğuk savaşın
yerini alacak. Bu tez, özellikle 11 Eylül 2001'de Amerika'daki
ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra bir kez daha tartışılmaya
başlandı. Türk bilimadamları, açıkça dini, yani İslamiyet'i
hedef aldığını ileri sürerek bu teoriyi eleştirdiler. Eleştirenler
arasında, Huntington'un tezini "albenili ve rüküş zihin
şımarıklıkları" olarak niteleyen Batılı bilimadamları
da var.
Samuel P. Huntington'a göre, ideolojiler
arasında geçen savaşlar 21.
yüzyılda uygarlıklar arasında geçecek. Peki neden böyle olacak?
Bunun
cevabını yinea aynı dergide ve yılda yayınlanan makalesinde
veriyor
Huntington: "İnsanlar iman ve aile, gen ve inanç kavramlarıyla
kendilerini tanımlar ve bu kavramlar uğrunda savaşıp ölürler."
Dünyaya hangi uygarlıklar yön verecek?
Huntington'a göre, dünyaya sekiz uygarlık
yön verecek Bunlar Batı, Konfüçyus, Japon, İslam, Hint, Slav-Ortodoks,
Latin Amerika ve Afrika uygarlıkları. Huntington, bu ayrılışı
da altı nedene bağlıyor; birincisi, uygarlıklar tarih, dil,
kültür, gelenek ve din bakımından birbirlerinden farklıdır.
Bu farklılık, siyasi ideolojiler arasındaki farklılıklardan
çok daha önemlidir. İkinci neden, dünya gittikçe küçülüyor
ve farklı ulusların insanları arasındaki etkileşim giderek
artıyor.
Üçüncü neden, dünyadaki sosyal ve ekonomik
değişimler, insanları eski kimliklerinden koparıyor. İşte
din de bu noktada devreye giriyor; dünyanın çoğu yerinde bu
boşluğu doldurmak için fundamentalist (köktendinci) hareketler
oluyor. Huntington, fundamentalist hareketlerin sadece İslam'da
değil, Batı Hıristiyanlığı, Musevilik, Budizm ve Hinduizm
içinde de boy gösterdiğini söylüyor.
Huntington'a göre, İslam, dinsel olanla
dünyasal (seküler) olan arasında herhangi bir ayırım bulunmayan
militan bir din. "Sezar'ın hakkı Sezar'a, Tanrı'nın hakkı
Tanrı'ya" düşüncesi İslam'a tamamen aykırı. Bu teokratik
eğilim, müslüman toplumların gayrımüslimlerle uzlaşmalarını
zorlaştırıyor.
Huntington'a göre, dördüncü neden, Batı'nın,
Batılı olmayan uygarlıklar arasında, "ecdat fenomeni"ne
dönüşü ortaya çıkarmasıdır. Çünkü Batı değerlerinin "evrensel"
olarak sunulması birçok müslüman toplumda bir tepki olarak
fundamentalizmi güçlendiriyor. Beşincisi ise, din, insanlar
arasında keskin ve dışlayıcı şekilde ayırım yapıyor. Bir insan
yarı Fransız ve yarı Arap ve aynı zamanda iki ülkenin vatandaşı
ile olabilir ama yarı Katolik ve yarı Müslüman olamaz.
Dünyaya uygarlıkların yön vereceğini
ileri süren Amerikalı profesöre göre, bunun son nedeni, ekonomik
bölgeciliğin artması. Ekonomik bölgeciliğin başarısı ise ortak
bir medeniyet içinde olmasında yatıyor. "Avrupa Topluluğu,
Avrupa kültürü ve Batı Hıristiyanlığının paylaştığı temele
dayanır" diyen Huntington'a göre, Japonya kendine has
bir toplum ve uygarlık olduğu için Doğu Asya'da buna benzer
bir ekonomik birlik sağlayamadı. Buna karşın, İran, Pakistan,
Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan,
Tacikistan, Özbekistan ve Afganistan gibi Arap olmayan 10
müslüman ülkeyi biraraya getiren Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nın
temelini de kültür ve din teşkil ediyor. Huntington, böyle
bir teşkilatın kurulma nedenini İran, Pakistan, Türkiye'deki
liderlerin, Avrupa Topluluğa'na kabul edilme şanslarının olmadığını
kavramalarına bağlıyor.
Batı ve geri kalanlar karşı karşıya
Huntington'a göre, insanlar kimliklerini
etnik ve dini terimlerle tanımladıkça, farklı din ve etnik
yapılara mensup insanlarla kendileri
arasında "biz" ve "onlar" ilişkisinin
var olduğunu görecekler. Kültür ve din farklılıkları, siyasi
meseleler üzerinde (insan haklarından, göç, ticaret,
iş ve çevreye kadar uzanan) farklılıklar meydana getiriyor.
Hükümetler ve siyasi gruplar, ideoloji temelinde anlaşmakta
zorlandıkça ortak din ve
medeniyet kimliğine başvuracaklar.
Huntington, uygarlığı dine indirgemiyor
ama ona tayin edici bir özellik
veriyor. Bu nedenle de bu teoriye karşı çıkanlar, Uygarlıklar
Çatışması'nı
bir haçlı seferi için silahlara çağrı, bir savaş çığlığı olarak
nitelendiriyorlar.
Bölünük ülke: Türkiye
Huntington'a göre, insanların kendilerini
uygarlıklara göre ayırması,
bünyesinde farklı uygarlıkları barındıran ülkeleri bölebilir.
Bazı ülkelerin
toplumları ise hangi uygarlığa dahil oldukları konusunda bölünmüş
durumda.
İşte bu durumdaki ülkelere Huntington "bölünük ülkeler"
diyor. Ve bölünük ülkelerin liderleri, ülkelerini, Batı'nın
üyesi yapmayı arzu ediyorlar fakat memleketlerinin tarih,
kültür ve gelenekleri Batılı değil. Huntington'a göre, Türkiye
medeniyetler karşısında en fazla "bölünmüş ülke":
"Bu tür bir bölünmenin en aşikar
örneğini Türkiye teşkil ediyor. Türkiye'nin 20. asrın sonlarındaki
liderleri, Atatürk geleneğini takip etmekte ve Türkiye'yi
modern, seküler, Batılı milli devlet olarak tanımlamaktadırlar.
NATO'da ve Körfez savaşında Türkiye'yi Batı ile ittifaka soktular;
AT'ye (AB) müracaat ettiler. Mamafih Türk toplumundaki bazı
unsurlar, Türkiye'nin esas itibariyle müslüman bir Ortadoğu
ülkesi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca Türkiye'nin seçkinleri,
Türkiye'yi Batılı bir toplum olarak tanımlarken; Batı'nın
seçkinleri Türkiye'nin öyle olduğunu kabule yanaşmıyorlar.
Türkiye, AT'nin bir üyesi olmayacaktır; gerçek sebebi Cumhurbaşkanı
Özal'ın dediği gibidir: 'Biz müslümanız, onlar ise hıristiyandır,
fakat bunu dile getirmiyorlar'."
Huntington ayrıca, "Mekke'yi reddettikten
ve ardından Brüksel tarafından reddedildikten sonra nereye
bakar Türkiye?" diye soruyor ve cevabı Taşkent olarak
veriyor. Çünkü, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra
oluşan tablo, Türkiye'ye, Yunanistan sınırlarından Çin'e kadar
yedi ülkeyi içine alan ve yeniden hayat bulan bir Türk medeniyetinin
lideri olma fırsatını veriyor.
Samuel P. Huntington, 1996 yılında Türkiye'ye
geldiğinde kendisiyle yapılan bir röportajda da bu düşüncelerini
tekrarlıyor (Milliyet / Şahin Alpay). Huntington'a göre, çoğu
uygarlığın bir veya birkaç lider ülkesi var. (Rusya, Hindistan,
Çin, Japonya ve ABD kendi medeniyetlerinin lider devletleridir.)
Ancak İslam dünyası bir lider ülkeden yoksun. İşte sorun da
bundan kaynaklanıyor. Çünkü dünya nüfusunun beşte birini oluşturan
müslümanlar, dünyadaki uygarlıkların aralarında yaptıkları
çatışmaların üçte ikisinde taraf. Bunun için İslam dünyasının
önde gelen ülkeleri, İslam dünyasına çeki düzen vermeli. Huntington'un
bu noktada Türkiye'ye önerisi şu:
"Eğer Türkiye bir Batılı ülke olma
ısrarından vazgeçer; modernleşme ve
demokrasinin bir İslam ülkesinde de mümkün olduğunu göstermeye
daha çok ağırlık verirse, bütün dünyaya ve İslam'a büyük bir
model olur. Türk demokrasisi, Türk değerlerine dayanmalı ve
İslam değerleri, Türkiye'nin kültür mirasının bir parçası.
Türkiye, işleyen bir demokrasiye sahip olan tek İslam ülkesi.
Demokrasinin mutlaka laik bir temele dayanması gerekmez. İslam
ile demokrasi bağdaşabilmeli. Laiklik de Türk kültürünün bir
parçası. Ama insanlar 'ya demokrasiye inanırsın ya da İslam'a'
gibi bir durumla karşı karşıya bırakılmamalı. Kişinin hem
İslam'a hem de demokrasiye bağlı olması mümkün olmalı."
Samuel P. Huntington, yine 1996 yılında
Foreign Affairs dergisindeki
yazısında, "Batılı olmayan toplumlar, modernleşmek için
kendi kültürlerini
terkedip Batı kültürünün temel unsurlarına adapte olabilirler
mi?" sorusunu soruyor ve Türkiye'yi örnek olarak verdiği
cevapta şöyle diyor:
"Batılı olmayan toplumların liderleri
zaman zaman bunun olabileceğini
düşünmüşlerdir. Büyük Petro ve M. Kemal Atatürk kendi ülkelerini
modernleştirmeye karar verdiklerinde bunun yolunun, kılık
kıyafete varıncaya kadar, Batı kültürünü tümüyle almak olduğuna
inanıyorlardı. Sonuçta kendi kültür kimliklerinden emin olmayan
'yırtılmış' ülkeler elde etmişlerdir. Üstelik Batı'dan ithal
ettikleri kültürel unsurlar, peşinden koştukları modernleşme
konusunda fazla bir yarar da sağlamamıştır. Türkiye'nin demokrasi
ile olan deneyimi tam anlamıyla başarılı olamamıştır."
Huntington, 1997'de Türkiye'de verdiği
konferansta görüşlerini şöyle
yineliyor: "Makalemde, Türkiye'yi bölünük ülke olarak
tanımlamamın nedeni, Türkiye'nin bir Avrupa ülkesi mi, yoksa
bir Ortadoğu ülkesi mi; bir İslam ülkesi mi, yoksa laik bir
ülke mi; Batılı mı, yoksa Batılı olmayan bir ülke mi, olduğunun
belirsiz olmasıdır."
Huntington'a göre, bölünük bir ülke,
medeniyet kimliğini yeniden tanımlamak için 3 şartı yerine
getirmeli. Birincisi, o ülkenin siyasi ve ekonomik seçkinleri
böyle bir hareket konusunda hevesli olmalı. İkincisi kamuoyu,
bu konuda ortak davranmaya istekli olmalı. Üçüncüsü, alıcı
konumda bulunan medeniyetteki hakim gruplar, bu ülkeyi benimsemeye
istekli olmalı. Huntington'a göre, Türkiye'de ilk ikisi, hatırı
sayılır derecede mevcut.
"Soğuk savaş olmadan ABD ne yapacak?"
Huntington makalesinde Batı'nın kısa
vadede yapması gerekenleri de
belirliyor. Ona göre Batı, zaten kendi medeniyetinden olan
Avrupalı ve Kuzey Amerikalı unsurlar ile dayanışmayı ilerletmeli.
Batı kültürüne yakın olan Doğu Avrupa ve Latin Amerika'yı
Batı toplumlarına katmalı. Rusya ve Japonya ile işbirliği
yapmak; Konfüçyen ve İslami devletlerin askeri kapasitelerini
hafifletmek; Konfüçyen ve İslami devletler arasındaki farklılık
ve ihtilafları kullanmak; Batılı çıkar ve değerleri yansıtan
uluslararası kuruluşları güçlendirmek ve Batılı olmayan devletleri
de bu kuruluşlara dahil etmek de Huntington'un önerileri arasında.
Samuel P. Huntington, 1997 yılında yazdığı
(Foreign Affairs, Eylül-Ekim
1997) makalesinde ağzındaki baklayı çıkarıyor: "Soğuk
savaş olmadan ABD ne yapacak?":
"Soğuk savaşın sona ermesi ve Amerikan
toplumundaki sosyal, entelektüel ve nüfusla ilgili değişimler
Amerikan kimliğini sorgulamamıza yolaçtı. Yeni dünya düzeniyle
birlikte kendilerini güvencede hissedecekleri bir ulusal kimlik
duygusundan yoksun kalan Amerikalılar, ulusal çıkarlarını
belirleyemez hale geldi ve bunun bir sonucu olarak Amerikan
dış politikasını etnik çıkarlar yönetmeye başladı."
"ABD'nin düşmana ihtiyacı var"
Huntington'a göre, Amerikalılar ulusal
kimliklerini, hiç istenmeyen
"ötekinin karşıtlığı" üzerine inşa ettiler. 19.
yüzyılın sonuna kadar ABD,
kendisini Avrupa'nın karşıtı olarak tanımladı. Avrupa geçmişi
temsil
ediyordu; yani köhne, özgür ve eşit olmayan, feodal karakterde,
monarşik ve sömürgeciydi. Oysa ABD, tam tersine, geleceği
simgeliyordu; yani ilerlemeci, özgür, eşit ve cumhuriyetçiydi.
20. yüzyılda ABD kendini Avrupa'nın karşı tezi görmekten sıyrılarak
Avrupa-Amerika uygarlığının lideri olarak görmeye başladı.
İkinci Dünya savaşından sonra da kendini,
Sovyetler Birliği ve dünyadaki
diğer komünist ülkelere karşı demokratik ve özgür dünyanın
lideri olarak
tanımladı. ABD diplomasisinin 40 yıl boyunca hedefi, komünizmi
altetmekti. Ancak soğuk savaşın sona ermesi ile ABD alışageldiği
düşmandan yoksun kaldı. Bugün ABD'nin, çok kültürlü, etnik
ve ırksal ayrıma dayalı iç dinamiklerini koruyabilmesi için
düşmana diğer ülkelerden daha çok ihtiyacı var.
Soğuk savaş döneminde devlet politikası
olarak yaratılan siyasi, ekonomik, askeri güçler ve kurumlar
bugün, tüm dünyayı yönetmeyi hedefleyen amaçlara hizmet etmek
için yeniden düzenleniyor. Halk da giderek dış politikanın
bu amaçlara uygun şekillenmesi gerektiğine inanıyor. ABD'nin
dış politikasının anlayabilmek için, iç politikasını, ekonomisinı
ve etnik çıkarların oyununu incelemek gerekiyor. Huntington'a
göre, eğer düşman bulunmazsa ABD'yi şu kötü sonuç bekliyor:
"Yıkılma"
Huntington'a göre, uzak olmayan bir
gelecekte, cihanşümül bir medeniyet olmayacak fakat bunun
yerine, her biri başkalarıyla beraber yaşamayı öğrenmek zorunda
kalacak olan farklı medeniyetlerden oluşan bir dünya olacak.
Dünya siyasetinin merkezini ise, "Batı ile geriye kalanlar"
arasındaki mücadele oluşturacak.
Huntington'un çelişkileri
Huntington'un ABD'nin politikasına yön
veren bir siyasetbilimci olması
nedeniyle, Batı'nın (Avrupa ve ABD) "öteki" ile
olan politikasıyla ilgili
ipuçlarını gözardı etmemek gerekiyor. Huntington, Foreign
dergisine yazdığı makalelerle ABD'nin politikanın ne olacağını
9 yıl önceden haber vermiş:
"ABD yıkılmak istemiyorsa yeni bir düşman bulmak zorunda".
Bu düşmanın 11 Eylül 2001'de bulunduğu düşünülebilir. (Zaten
kendisi de bu olaydan sonra NPQ dergisinde çıkan röportajında
şöyle diyor: "Usame bin Ladin, Batı uygarlığına, özellikle
de Amerika Birleşik Devletleri'ne savaş ilan etti. Dünyadaki
müslüman topluluklar Bin Ladin'in peşinden giderse, bu 'uygarlıklar
çatışması" anlamına geliyor.")
Huntington'daki çelişkilere gelince,
Huntington makalelerinde Batılılaşmadan modernleşmenin olamayacağını
söylüyor. Ancak bu tezini, 1997 yılında Türkiye'ye gelip Sermaye
Piyasası Kurulu'nda verdiği konferansta değiştiriyor. "Modernleşme
tam Batılılaşmadan da mümkündür; modernleşme ve ekonomik kalkınma
daima toplumun yerli kültürünün reddini ve Batı kültürünün
alınmasını gerektirmemektedir. Belki Batı modernliği yarattı
ama diğer toplumlar ve kültürler kendi kültürlerinden kendi
modernleşme ve kalkınma tarzlarını geliştirebilirler"
diyor ve şu ülke örneklerini veriyor:
"Japonya, Singapur, Tayvan, Güney
Kore gibi birçok Doğu Asya ülkesi Batılı olmadan modernleştiler
ve çok zenginleştiler. Başarılarının kaynaklarını düzen, disiplin,
aile sorumluluğu, çok çalışma, toplumculuğun bireyselliği
bastırması, kanaatkarlık olarak gördüler. Bunlara zıt değerler
olan bencillik, şüphecilik, bireycilik, otoriteye saygısızlık,
düşük eğitim ve yaygın suç işleme gibi değerler, Batı'ya has
özelliklerdi."
Aynı konferansta, demokrasiyi destekleyecek
tek kültürün, Batı kültürü
olduğuna inanmadığını da söyleyen Huntington, "İslam'da,
Kuran'da ve İslam geleneğinde demokrasi unsurlarının varolup
olmadığı konusunda İslam alimlerinden düzenli dersler aldım.
Bu kesinlikle üzerinde çalışılması gereken bir konudur"
diyor.
Huntington'un ipucu verdiği bir başka
konu, AB-Türkiye ilişkileri. AB'ye
girip girmemeyi tartıştığımız bugünlerde Huntington'un görüşleri
dikkat
çekici. Huntington, makalesinde, müslüman olduğumuz için AB'ye
giremeyeceğimizi söylüyor hem de Özal'ın cümleleriyle. Huntington,
görüşünü bu konferansında da tekrarlıyor ve Türkiye-Avrupa
ilişkilerinde üç problemin olduğunu söylüyor:
"Bunlardan biri Kürt problemi.
Diğer bir gerçek de Türkiye'nin Avrupa'daki
diğer ülkelerden daha fakir olmasıdır ve korkarım Avrupalıların
hem
hükümetler hem de halk seviyesinde, Avrupa Birliği'nde bir
müslüman ülke görmek istememeleridir. Ben bunu bir iddia olarak
ortaya koymuyorum, yalnızca olan bir şeyi söylüyorum. Bu meyanda
benim söylediğim Türkiye'nin yeni bir yol çizebileceği ve
gelecekte farklı bir rol üstlenmek isteyebileceğidir."
Huntington'a göre, İslam medeniyeti
bir lider ülkeden yoksun; İslam ülkeleri Batılı ülkeler gibi
dayanışma ve işbirliği içinde değil. Çelişki de bu
noktada ortaya çıkıyor. Eğer onun dediği gibi organize olamayan
bir İslam medeniyeti sözkonusu ise böyle bir medeniyet Batı
medeniyetine karşı nasıl tehdit oluşturacak? Ayrıca Huntington,
İslam ülkelerinin askeri teknolojiden mahrum edilmelerini
istiyor. Çin'in, Konfüçyen-İslam işbirliği olarak bazı İslam
ülkelerine ciddi miktarda silah sattığını söylüyor. Oysa Huntington,
İslam ülkelerine yönelik silah ticaretinde aslan payının ABD'nin
elinde olduğunu gözardı ediyor.
Huntington'a eleştiriler
Amerikalı siyaset bilimci Samuel Huntington'un
görüşleri, Amerikalı ve
Avrupalı bilimadamlarınca birçok eleştiriye de hedef oldu.
Eleştiri
yapanların çoğu, Samuel Huntington'un açıkça dini hedef aldıklarını
söylüyorlar. Bunlardan biri, Fransız bilimadamı Pierre Beaudet.
Ona göre
Huntington, dünyayı, hepsi birbirine düşman medeniyetler bütünü
olarak
kavrıyor ve Batı'nın, adını verdiği uygarlıklara karşı amansız
mücadeleye
mahkum olduğunu ileri sürerek insanlığın gündemine sokuyor.
Beaudet,
"albenili ve rüküş zihin şımarıklıkları" olarak
nitelendirdiği bu tezlerin,
medya aracılığıyla çoğaltılıp, "seçkin Amerikalı profesörlerin
geliştirdiği
teoriler olarak dünyanın her yerine postalandığını" söylüyor
ve ekliyor:
"Bunları eğer onlar söylüyorlarsa, bize de tabii onlara
inanmak düşer!"
Bir diğer eleştirmen ise Michigan Üniversitesi
Ortadoğu ve Kuzey Afrika
Araştırmaları Merkezi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Anthony
Sullivan.
Sullivan, Samuel Huntington'un, yeni bir kutuplaşmaya önemli
ölçüde katkıda bulunduğunu ve İslam'ın, Avrupa-Amerikan medeniyetine
yönelik ve acil bir tehlike olarak Sovyetler Birliği'nin yerini
aldığını söylüyor.
Huntington'u Türk bilimadamları da eleştiriyor.
Stratejist Prof. Dr. Ahmet
Davutoğlu, adı geçen medeniyetlerin, Batı medeniyetinin hakimiyetine
girmeden önce daha hoşgörülü ilişki içinde olduklarını belirtiyor
ve 5
yüzyıl boyunca aynı ortamı paylaşan İslam medeniyeti ile Ortodoks
alemini örnek veriyor. Ancak Davutoğlu, Huntington'un, Türkiye'ye
yönelik görüşlerine karşılık şu uyarıyı da yapıyor:
"Türkiye kapsamlı bir kimlik yenilenmesi
ve medeniyet ihyası sürecine girme cesaret ve becerisini göstermezse,
gelecekteki teorisyenler bu toplumu uygarlıklar çatışmasının
suçluları arasında zikredecekler."
Huntington'un ileri sürdüğü tezi, Prof.
Dr. Hüseyin Hatemi farklı
yorumluyor. Ona göre, asıl amaç farklı ama, hedef olarak İslam
gösteriliyor.
Hatemi'nin görüşü şöyle:
"Bugün Bat'ının, özellikle Amerika'nın
düşmanlığında başka sebepler rol
oynamaktadır. İslam medeniyetine mensup oluştan ileri gelen
bir düşmanlık değil; dünya hakimiyeti hırsıdır asıl sebep.
Belki halk dini sebeplerle hareket etmiş olabilir ama bunları
harekete geçiren yöneticiler aslında dini sebeplerle hareket
etmezler. Çünkü bunların dini inançları pek yoktur; menfaatleri
önplandadır. Mesele yalnız dünyevi hırstır. Yeterli ölçüde
bilinçli olmayan halk kitlelerini harekete geçirmek için dini,
bir slogan olarak kullanırlar."
ABD'nin, İslam ülkelerine yaptığı silah
ticaretinin ne kadar büyük olduğu
düşünülürse Prof. Dr. Hatemi'ye hak vermemek elde değil. "Batı'nın
amacı, silahlarını satabilecekleri ve deneyebilecekleri sıkıntılı
bölgeler
yaratmaktır" diyenler, ABD'nin bir başka amacının da
petrolü denetlemek
olduğunu söylüyor. Çünkü petrol onlar için iki şey demek:
Kar ve insanların geleceğini kontrol etme gücü.
İslam bilimadamlarına çok iş düşüyor!
Bütün bu yazılanlardan, Batı'nın siyasetinin
21. yüzyılda açıkça İslam
dünyası üzerine kurulu olduğu anlaşılıyor. Peki, Batı'nın
"fundamentalist"
bir uygarlık olarak gördüğü İslam hakkındaki görüşleri nasıl
ve kimlerce
düzeltilebilir? İslam ülkeleri arasında siyasi bir birlik
olmadığına göre,
bu sorumluluğu kim üstlenebilir? Yanıtları, Sorbonne Üniversitesi
İslami
Düşünce Tarihi Profesörü Muhammed Arkoun'dan alabiliriz:
"Bugün ihtisaslaşmış kişilerin
müdahalesine ihtiyaç vardır. Bu müdahaleler, politikacıların
yarattığı ideolojik sapmaları, demogojileri ve gerçeklerin
yanlış aktarılmasını önleyecektir. Entelektüeller; İslam dünyası,
Araplar, Türkler ve İranlılarla ilgili gerçek bilgileri araştırmalarla
da destekleyerek sunacaklardır. Arap, Türk ve İran toplumlarında
entelektüellerin yeri çok önemli olmalıdır. Bu toplumların
politik ve
kültürel görüşlerini ortaya koyacak, sorulara cevap verecek,
Avrupa Birliği ile arada köprü oluşturacak, bilgi akışını
sağlayacak entelektüellere ihtiyaç vardır. Entelektüellerin
köşelerine çekilmeleri İslam dünyası için büyük bir zarardır."
Bütün bu bilgilerden, yeni dünya düzeninde
siyasetin, özellikle din önplana çıkarılarak kutuplaşmalar
üzerine kurulacağı anlaşılıyor. Din kullanılarak ekonomik
güç elde etmek, süper güçlerin yeni politikası olarak beliriyor.
Bundan 9 yıl önce ortaya atılan ve 11 Eylül'den sonra tekrar
gündeme gelen bu politikayla ilgili ipuçlarını hala medyada
görmek mümkün. 1 Temmuz 2002 tarihli Star gazetesinde yer
alan bir manşet şöyle: "Türkiye'nin AB Üyeliği Vatikan'dan
geçiyor". Habere göre, Fransa'nın eski büyükelçisi Jean
Daniel Tordjman, Türkiye'nin AB üyeliği için kiliseyi ikna
etmesi gerektiğini söylüyor. Bu haberi ertesi gün köşesine
taşıyan yine aynı gazetenin yazarlarında Cevher Kantarcı şu
ilginç yorumu yapıyor:
"...İş Papa'ya kadar dayandı. Bu
defa Papa'yı ikna etmemiz gerekecek. Nasıl? Mesela Papa bizden
ne isteyecek? Selçuk'ta Hz. Meryem'in evinin bulunduğu Bülbül
dağını, Vatikan'a vermemizi mi ister? Hadi verdik! Yeter mi?
Bir de bakmışsınız, Papa bizden hıristiyan olmamızı istemiş!
Hadi onu da kabul ettik, ilk kim vaftiz olacak? Bence, AB'yi
en çok isteyen lider kimse ilk o vaftiz edilmeli. ...Avrupalılar,
AB'ye giriş konusunda Türkiye'ye ne söylemek istiyorlarsa,
ya eski bir başbakana ya da eski bir elçiye söyletip geri
çekiyorlar. ....İyi de Papa bizim Katolik olmamızı ister.
Ya biz Katolik olmuşken, Yunanistan uygulamayı beğenmeyip
'Ben anlamam abi, Ortodoks olmalıydınız' diye 'veto' hakkını
kullanırsa!"
____________
(Kaynak: "Medeniyetler Çatışması",
Samuel P. Huntington, Derleyen: Murat Yılmaz, Vadi Yayınları)
|