|
Ortaçağda kilisenin baskısından bunalan
Avrupa, 19. yüzyılda bilim ve teknikte elde edilen başarıların
da etkisiyle "tanrısız" bir dünyaya işaret ediyordu.
Dünyanın yaşadığı modernleşme süreci tüm dinleri etkiledi
ancak bugün yaşanan gelişmeler "Tanrı'nın ölmediğini"
gösteriyor. Peki, ne oldu da insanlar dine yöneldi?
M21. yüzyıla
yönelik öngörülerde bulunanların iddialarından biri de, dinin
gittikçe önemini kaybedeceği, sonunda da ortadan kalkacağıydı.
Tahmin
edildiği üzere böyle bir öngörü İslam dünyasında değil, 19.
yüzyılda
Aydınlanma'yı yaşayan Batı dünyasında ortaya atıldı. Avrupalılar
aydınlar, dünya modernleştikçe dinin, hem toplumsal seviyede
hem de kişinin görüşlerinde gerileyeceğini söylüyorlardı.
Bu teoriye bilim adamları, sekülerizm (dünyevileşmek) diyorlar.
Ancak hem Batılı bilim adamları, hem de İslam dünyasının entelektüelleri,
zamanın bu teorinin yanlış olduğunu ortaya koyduğunu söylüyorlar.
Çünkü bugün, Hindistan'dan Cezayir'e, Rusya'dan Amerika'ya
din, gündemin ilk sıralarında yer alıyor.
Bu teoriye katılmayan Batılı bilimadamlarından
biri de, Boston Üniversitesi profesörlerinden teolog ve siyaset
bilimci Peter L. Berger. Berger, "Sekülerizmin Gerilemesi"
konulu yazısında sekülerizm teorisine, din sosyoloji açısından
bakıyor. Peter L. Berger'in makalesinden,
Hıristiyanlığın bu teori karşısındaki durumu hakkında bilgi
almak mümkün. Makalesine, MacArthur Vakfı'nın 1991-1995 yılları
arasında yaptırdığı araştırmayla başlayan Berger, bu çalışmanın,
dünyevileşmiş (sekülerleşmiş) bir dünyada yaşadığımız zannının
yanlış olduğunu; dünyada bugün olabildiğince dini bir dönem
yaşandığını ortaya koyduğunu yazıyor. (Araştırmanın başında
Chicago Üniversitesi profesörlerinden kilise tarihi uzmanı
Martin Marty bulunuyor.)
"Modernleşmenin bazı bakımlardan
sekülerleşmeye sebep olduğu, hatta bazı coğrafyalarda bunun
daha fazla hissedildiği doğrudur. Ancak toplumsal seviyedeki
sekülerleşmenin mutlaka kişisel bilinç seviyesinde de gerçekleşmesi
gibi bir zorunluluk sözkonusu değildir" diyen Berger'e
göre, modernliği savunanlar gerici, batıl ve hurafe inançları
yok edeceğini umarak sekülerleşmenin çok iyi bir şey olduğunu
düşünüyorlar. Dindar insanlar ise, modernlik ile sekülerleşme
arasında bir bağlantı olduğunu kabul ederek şikayet ediyorlar.
Çünkü onlara göre, modern kültür, kök saldığı yerlerde çok
etkili bir güce sahip ve bundan korunmak gerekiyor.
Peter L. Berger, bu değerlendirmelerin,
ABD'nin Doğu Pensilvanya'da yaşayan Amishler (her türlü teknolojik
aleti kullanmaya karşı olan, daha çok ziraat gibi yollarla
hayatlarını devam ettirerek dışa kapalı topluluk halinde yaşayan
bir hıristiyan grup) ya da Brooklyn'deki Hasidic hahamları
(mistik yaşantıya, vecd hayatına önem veren ve çağdaş medeniyete
tepki gösteren bir musevi grubu) için de geçerli olduğunu
söylüyor.
ABD'de muhafazakar protestanlık yükselişte
Kilisenin, Aydınlanma'yı ve devrimlerini
önce sertçe reddettiğini belirten
Berger, gerek Roma Katolik Kilisesi'ne gerekse uluslararası
düzeyde dini
tabloya bakıldığında her yerde geleneksel ve muhafazakar hareketlerin
yükselişte olduğunu yazıyor ve bunun nedenini şöyle açıklıyor:
"Çünkü modernleşme ya da çağdaşlaşmaya
karşı çıkmaktadırlar. Buna karşılık modernleşmeye adapte olmak
isteyen dini hareketler düşüştedir. Bunun en canlı örneği,
ABD'de son yıllarda yaşana orta yol protestanlığın düşüşü
karşısında muhafazakar protestanlığın (Evangelikalizm) yükselişidir.
Papa II. John Paul ile birlikte Roma Katolik Kilisesi'nin
gerçekleştirdiği muhafazakar hamleler, hem diğer Hıristiyan
mezheplerinden çok sayıda kişinin bu kiliseye katılmasını
sağlamış, hem de özellikle Batı dışındaki Katolik ülkelere
yeni bir canlılık getirmiştir."
Peter L. Berger'e göre, bazı dinlerin
ya da mezheplerin ileri sürdüğü gibi,
modernleşme ile dünyevileşme arasında bir bağlantı yok. Yani,
dinin hem
toplumsal yaşamdan hem de kişisel duygu ve düşünceden çekilmesinde
modernlik etkili değil. Eğer böyle olsaydı, Sovyetler Birliği'nin
çöküşüyle Rusya'da ortodoks kilisesinin canlanması, İsrail'deki
veya İsrail dışındaki Yahudiler arasında dini inançlara bağlı
grupların hızla çoğalması, İslam, Hinduizm, Budizm mensupları
arasında muhafazakar dini grupların ortaya çıkması, Japonya'da
Şintoist ve Hindistan'da Sih cemaatlerde dini uyanışın artması
gözlenemezdi.
İslam modernliğe karşı mı?
Peter L. Berger, çağdaş din sosyolojisinin,
öncelikle, dünyevileşme ile buna karşı çıkanların karşılıklı
olarak bu olaydan nasıl etkilendiklerini
incelemesi gerektiğini belirtiyor. Makalesinde yükselen dinler
olarak
İslam'ı ve Evanjelik (muhafazakar protestanlık) hareketi gösteren
Berger, İslami hareketin modernliğe karşı olmadığını yazıyor:
"İslami hareket, her yerde yükselme
ivmesi yakalamış, kendini sadece dini inançlarda değil, belirgin
bir yaşama biçiminin sergilenmesi şeklinde de hissettirmiştir.
İslami hareket, kendilerini ilerici olarak tanımlayan
entelektüellerin iddia ettikleri gibi, kesinlikle, daha az
modernize olmuş
ya da 'gerici' olarak nitelendirebilecek bir toplum peşinde
değildir. Hatta
aksine bu hareket, modernleşmiş şehirlerde daha güçlüdür.
Mısır ve Türkiye buna örnek gösterilebilir."
Berger'e göre, ilk kez ABD'de ortaya
çıkan Evanjelik hareket sayesinde ise Hıristiyanlık Doğu Asya'da
çok sayıda dindaş kazandı. Çin'de, Güney Kore'de Filipinler'de,
Orta Afrika'da ve eski komünist Avrupa'nın bazı bölümlerinde
inanılmaz derecede revaç buldu. Bu hareketin en başarılı olduğu
yer ise Latin Amerika.
Dinin yükselişe geçemediği bölgeler var
mı?
"20-30 yıl önce dinin istikbali
için, sekülerleşmiş bir dünya tahmininde
bulunanlar yanılmıştır; aksine dünya oldukça dini bir görünüm
arzetmektedir" diyen Berger, bu duruma sadece iki bölgenin
uymadığını söylüyor. Bunlardan ilki, sekülerleşme teorisinin
geçerli göründüğü Batı Avrupa'dır. Yani modernleşmenin gittikçe
yükselmesiyle birlikte dünyevileşme de artmıştır. Örneğin,
kilisenin öngördüğü dini inançları olduğu gibi kabul eden
insanların sayısı azalmıştır. Cinsellik, evlilik ve çocuk
yapma gibi konularda çoğu kimse, dini prensipleri takip etmez
olmuştur. Kiliseye gidenlerin ve din adamı olmayı tercih edenlerin
oranı büyük ölçüde düşmüştür. Dünyevileşme hareketi İtalya,
İspanya, Yunanistan gibi güney Avrupa'da da görülmektedir.
Kısacası kilise, hemen hemen Avrupa'nın tamamında dinin hızla
gerilemesine tanık olmuştur.
Peter L. Berger, kiliselere karşı var
olan bu yabancılaşmaya rağmen Fransa, İngiltere ve İskandinavya
ülkelerinde yapılan bazı din sosyolojisi
araştırmalarının, özellikle Hıristiyanlık içerisinde çok kuvvetli
bir dini
canlanmanın olduğunu gösteren veriler ortaya koyduğunu belirtiyor.
Berger, ayrıca, Amerikalılar'ın Avrupalılar'a nazaran daha
dindar ve kiliseye daha bağlı olmasının da, din sosyolojisini
hayrete düşüren muammalardan biri olduğunu yazıyor.
Peter L. Berger, dünyevileşme teorisinin
sürdüğü ikinci bölge olarak,
sekülerleşmiş alt kültürü gösteriyor. Dünyanın hemen her yöresinde
görülen bu kültürü, Batı'yı örnek alan ülkelerde, Batı tipi
yüksek eğitim alan, özellikle sosyal bilimlerden insanlar
oluşturuyor. Dünyevileşmiş bu alt kültür, ülkelerinde, ilerlemeci
ve aydınlanmacı düşüncenin inanç ve
değerlerinin bayraktarlığını yapıyor. Sayıları az ve halk
nezdinde fazla
itibarlı olmasalar da, eğitim sistemi, medya ve yargı gibi
önemli kurumları
kontrol ettiklerinden çok etkili oluyorlar. Ancak Berger,
"başta müslüman
ülkeler olmak üzere bazı ülkelerde bu alt kültürü terkedenlerin
olduğu da bir gerçektir" diyor.
Dine yönelmenin sebepleri nelerdir?
Peki, dinin dünya çapında yükselişinin
gerçek sebepleri nelerdir? Berger, bu soruya iki cevap olduğunu
söylüyor. Bunlardan birincisi, insanlığın, tarih boyunca oluşturduğu
değerlerin bugün, modernite tarafından tehdit edilmesidir.
Ve bu durum insanları rahatsız etmektedir. İkincisi, seküler
dünya görüşü elit bir kültür oluşturmuştur ve bu kültür, kendi
inanç ve değerleri hiçe sayılan, özellikle de çocuklarının
eğitiminde bu inanç ve değerlerin hedef alınmasından rahatsız
olan geniş halk kitlelerince benimsenmemiştir.
Peter L. Berger, dinin tüm dünyada yükselmesine
farklı bir açıdan da
bakıyor. Ona göre, insanlar dine her zaman ihtiyaç duymuşlar,
din her zaman var olmuştur; asıl açıklanması gereken, dinin
var olmamasıdır. Berger'e göre, dine olan ihtiyaç ve bu dünya
dışına yönelik arayış sadece teolojik değil, antropolojik
olarak da kabul edilmektedir. Hatta ateist bir düşünürün bile
bunu kabul edeceğini söyleyen Berger, modern sekülerizmin
ortaya çıkışını bu dini hareketlerin hepsinden daha şaşılacak
bir olay olarak görüyor ve şöyle devam ediyor:
"Dolayısıyla din sosyolojisi için,
Amerika'daki seküler eğilimli Chicago
üniversitesinin varlığı, İran'ın Kum şehrindeki medreselerin
varlığından
daha ilginç bir konu olmalıdır. Bir başka ifade ile dini hareketlerin
varlığı, insanların yaşamında dinin yerinin devam ettiğini
göstermektedir.
Bunda şaşılacak bir durum yoktur. 21. asırda dünyanın bugünkünden
daha az dini olacağını düşünmek için hiçbir sebep yoktur.
Bir grup sosyolog, modernizasyonun insanları sekülerleştirdiğini,
buna istisna teşkil eden İslami ve Evanjelik hareketlerin
de ancak dinin son kaleleri olduğunu ve bunların çok fazla
direnemeyeceklerini iddia etmektedirler. Onlara göre sekülerite
mutlaka kazanacak veya en azından İranlı mollalar, Tibetli
Buda rahipleri zamanla Amerikan üniversitelerindeki gibi mesela
edebiyat profesörleri gibi düşünüp onlar gibi hareket edeceklerdir.
Ama bana göre bu tez hiç de ikna edici görünmemektedir."
Berger, makalesinin sonunda, yeniden
canlanan dini hareketlerin
dünyevileşmeye yönelttikleri eleştiriyi şöyle özetliyor: "Semavilikten
yoksun bir insan varlığının gücü, kuvveti ve anlamı yoktur."
Bu da,
dünyamızdaki olaylarda dinin oynayacağı rolden fazlaca ümitli
olanlar ya da aksini savunanların hayal kırıklığına uğradıkları
anlamına geliyor. Bu
nedenle Berger, çağdaş konularda, dini dikkate almadan değerlendirmelerde
bulunmanın son derece hatalı olduğunu söylüyor.
Tek sorumlu, modernizm!
Dinin yükselen değer olarak tüm dünyada
gündeme gelmesini, Batılı bir
düşünür böyle değerlendiriyor. Şimdi de, Berger'le aynı sonucu
paylaşan, ancak konuyu İslami bakış açısıyla ele alan Ali
Bulaç'ın görüşlerini aktaralım. Yüksek İslam Enstitüsü ve
İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü bitiren Bulaç'ın,
"entelektüel İslamcı" olarak bu konuda birçok kitabı
bulunuyor. Biz bunlardan "Din ve Modernizm" ile
"Nuh'un Gemisine Binmek" adlı kitaplarından alıntı
yapacağız.
Ali Bulaç, "Din ve Modernizm"de
"Din Geri Geliyor" başlığı ile konuyu ele
alıyor ve 19. yüzyıla kadar gidiyor. Bu yüzyılda, bilim ve
teknolojinin
ilerlemesi ile dinin döneminin kapandığını, insanların bundan
sonra
"tanrısız" bir dünyada ve manevi güçlerin yardımına
ihtiyaç duymadan kendi geleneklerini kendi elleri ve akıllarıyla
belirleyeceklerini söylediklerini belirtiyor. Yine bu yüzyılın
önemli sosyologlarından Auguste Comte'un, modern teknolojinin
yükselttiği fabrikaların, tanrısız yeni dünyanın evrensel
kiliseleri olacağını söylediğini yazan Ali Bulaç, Alman filozof
Nietzsche'nin "Tanrı öldü" sözünü de hatırlatıyor.
Bulaç, dinin insan hayatından çekilmeyip
geri geldiğine iki somut örnekle
dikkat çekiyor. Bunlardan biri İran İslam devrimi, diğeri
ise Sovyetler
Birliği'nde Mihail Gorbaçov'un Glasnost ve Perestroika politikalarından
sonra Ortodoks Kilisesi'nin önplana çıkması. "Bugün İslamiyet
ve
Hıristiyanlık iki evrensel din olarak yeniden gündeme girmiş,
milyonlarca
insanı motive eden, onları baskılara, çürümelere ve sömürüye
karşı direnişe çağıran devrimci bir konuma yükselmişlerdir"
diyen Ali Bulaç, bireyi, anlamdan ve amaçtan yoksun bir dünyada
yaşamaya iten en önemli etkenin modernizm olduğunu söylüyor
ve şöyle devam ediyor:
"Yeryüzünde bir 'dünya cenneti'
kurma vaadiyle yola çıkan modern bilim ve teknolojiye duyulan
inanç; silahlanma yarışı, kitlesel yoksulluk, çevre
kirliliği ve yabancılaşma ile sarsılmış bulunuyor. Modern
hayat temelde bir yarış ve rekabet olduğundan hızlı bir tempoyu
öngörür. Tempoya ayak uyduramayanlar veye katılmak istemeyenler,
dünya sisteminin dikte ettirdiği acımasız kural ve yöntemler
sonucu doğal seleksiyona uğratılarak yokedilir.
Yarış ve rekabetin tek meşru amacı başarmak ve üste çıkmaktır.
Bu yolda hiçbir ahlaki, manevi ve kutsal ilke ve kurala itibar
edilemez. Bunlar engelleyici oldukları sürece insanların vicdan
ve zihinlerinden kazınıp atılmaya mahkumdurlar."
Amerikalılar'ın yüzde 94'ü Tanrı'ya inanıyor
Bulaç'a göre, modernizm her gün önümüze
"yeni yeni ihtiyaçlar" koyuyor ve bunları ne pahasına
olursa olsun karşılamamızı istiyor. Oysa ilk insandan beri
ihtiyaçlar hep aynı; değişen şey, onların yeniden tanımı,
paketleniş biçimi ve tüketime sunulurken kullanılan yöntemler.
"Bilim, maddi ve sosyal hayatı kökten değişime uğrattı,
ancak nasıl yaşamamız gerektiğini gösteremedi. İnsan, çevresinde
gelişen boş, amaçsız ve imhacı maddi kültürün emredici dünyasında,
ilk günden başlayarak sorduğu soruları ve cevapları hep dinde
aradığı için yine o eski kaynağa dönmeye başladı" diyen
Bulaç, bu nedenle ilk büyük dini yönelimin Amerika'da gözlenmesinin
rastlantı olmadığını söylüyor. Çünkü Gallup'un 1987'de yaptığı
araştırmaya göre, Amerikalıların yüzde 94'ü tanrıya inanıyor.
"Nuh'un Gemisine Binmek" adlı
kitabında ise Ali Bulaç, bugün bütün dünyada yaşanmakta olan
dini uyanış hareketleriyle ilgili olarak iki gözlemde bulunuyor.
İlki Batı toplumu ile ilgili ve Batılı insanın kiliseye gitmeye
devam ettiğini ancak sosyal hayatını kilisenin değil, modern
devletin yönettiğini belirtiyor. Bulaç'a göre, Batılı sanayi
sonrası toplumlarda din yeniden varlığını hissetirmeye 1975'lerde
başladı. 1985'lerden sonra da Rusya'da ve Doğu Avrupa'da yaşanmaya
başladı. Bulaç'ın ikinci gözlemi ise İslam dünyasına yönelik.
İslam coğrafyasında dinin hep var olduğunu söyleyen Bulaç,
bu nedenle İslam dünyasında dinin geri dönüşü diye yepyeni
bir olaydan söz etmek güç.
Doğu dinleri ve kilisesiz dini akımlar
Ali Bulaç'a göre, dine yönelme Budizm,
Taoizm, Konfüçyanizm, Brahmanizm ve Şhintoizm gibi Doğu dinlerinde
de görülüyor. Japonya'nın mucize adamı Şhinto rahibinin Japonya,
ABD ve Brezilya'da yüzde 80'i Japon olmayan 5 milyon izleyicisi
var. "Karizmatik Katolikler" hareketi 300 milyon
kişiyi etkisi altına almış durumda. Avrupa'da "İsa'nın
Gençleri", Yukarı Volta'da 12 bin kişilik bir toplantı
düzenleyebiliyor. Çin ve Sovyetler Birliği'nde genç kuşaklar
akın akın kiliseye ve camiye gidiyorlar. Ali Bulaç, ana dinlerin
ve mezheplerin dışında kilisesiz yeni dini akımlara da dikkat
çekiyor. Bulaç, bu konuda şu bilgileri veriyor:
"Yehova Şahitleri'nin 752 bin,
Yedinci Gün Adventistleri'nin 666 bin,
Tanrı'nın Kulları'nın ise 2.1 milyon taraftarı var. Tutucu
hıristiyanlardan
Tanrı'nın Kilisesi'nin üye sayısı 37 milyon, Karizmatik Katolikler'in
üye
sayısı dünyada 272 milyona ulaşmış. Tutucu protestan kilisesi
olan
Mormonlar'ın dünya çapında 6.2 milyon üyesi ve 95 ülkede üniversite
çağında 30 bin misyoneri var. Güneyli Baptistler, 15 milyon
üyesiyle en büyük protestan mezhebini oluşturuyorlar. Hıristiyanlığın
ana mezhepleri ya da yeni versiyonları dışında milyonlarca
Amerikalı yoga, meditasyon ya da Doğu dinleriyle ve mistik
öğretilerle yakından ilgileniyorlar. Birleşik
Devletler'de 40 Hindu tapınağı ve 500'ün üzerinde Hindu örgütü
var."
Modernizm krizde!
Ali Bulaç'a göre, dini canlanışın gerisindeki
en önemli neden, Batı'dan
başlayarak bütün dünyaya yayılan modernitenin içine düştüğü
kriz. Ve bu krizi, Fransız araştırmacı Gilles Kepel'in tanımıyla
açıklıyor:
"Dünyayı yeniden fethe çıkan bu
dine geri dönüşüyle Tanrı intikam alıyor ve Tanrı'nın intikam
alışı, geniş ölçekli zengin-yoksul çelişkisi, açlık,
alkolizm, uyuşturucu, cinsel sapmalar, yaygın fuhuş, artan
suç oranları,
akıl hastalıkları, intiharlar, AIDS, kanser, çevre kirliliği,
insanın
yalnızlaşması, iletişimsizlik, yabancılaşma, bölgesel savaşlar,
askeri
darbeler, şiddet ve terör ile her gün biraz daha artan etnik
çatışmalar
şeklinde tecelli ediyor."
Ali Bulaç bu kitabında Hıristiyan, Yahudi
ve Müslüman dini hareketleri
arasında ortak özelliğe de dikkat çekiyor. Buna göre, dine
yönelenlerin,
kültür ve eğitim seviyelerinin yüksek ve kent kökenli olmaları.
Oysa yaygın kanı, dine yönelenlerin okur-yazar olmayan, bilgisiz,
yaşlı ve kırsal kesimde oturanlar olduğu şeklindeydi.
-----
(Kaynaklar: "Medeniyetler Çatışması", Samuel P.
Huntington, Derleyen: Murat Yılmaz, Vadi Yayınları; Ali Bulaç,
"Din ve Modenizm" ve "Nuh'un Gemisine Binmek",
İz Yayıncılık)
|