|
Kimi Batılı tarihçilere göre İslamiyet,
zorla ve şiddet kullanarak yayılmıştır. Ancak yine kimi Batılı
tarihçiler başta olmak üzere birçok tarihçi böyle olmadığını,
üstelik şiddet içeren yayılma şeklinin İslam dininin esaslarına
da aykırı olduğunu araştırmalarında belirtiyor. Bunlardan
biri de dünya akademik çevrelerinde de ün yapmış tarihçimiz
Prof. Dr. Fuat Köprülü. Köprülü'nün İslam'ın hızla yayılışının
nedenlerini incelediği yazısı, bu konuda fikir veren temel
araştırmalardan biri.
Prof. Dr. Fuat Köprülü (1890-1966),
Türkiye'de, tarihçiliği modern bilim temeline oturtma çabalarını
başlatan bir biliminsanı. Akademik çevrelerce edebiyat tarihçisi,
tarihçi ve siyaset adamı olarak tanınan Prof. Dr. Fuat Köprülü'nün
eserleri sadece Türkiye değil, Avrupa bilim çevrelerinde de
büyük kabul görmüştür. "İslam Medeniyeti Tarihi"
adıyla yayınlanan kitapta Prof. Dr. W. Barthold'la birlikte
imzası bulunan Prof. Dr. Köprülü, kitabın bir bölümünde, İslamiyet'in
Yayılması ve Cizye konusunu ele alıyor. Bu bölümü özetleyerek
veriyoruz:
"İslam dininin ve Arap dilinin
çok geniş bir coğrafi alanda ve hızla yayılması, cidden araştırılmaya
değer bir konudur. Bu yayılma, genel olarak araştırılınca,
bunda asla bir 'zor kullanma ve şiddet' olmadığı derhal görülür.
İslam esaslarına göre, müslüman olmayanlardan 'cizye' denilen
özel bir vergi alınır ki, ilk asırlarda İslam devletinin hazinesini
besleyen başlıca gelir kaynaklarından birini oluşturuyordu.
Fethedilen herhangi bir ülkedeki halk, bu özel vergiden kurtulmak
için kitle halinde İslamiyet'i kabul ettiği zaman, oranın
geliri önemli bir eksilme gösteriyordu.
Bu duruma karşı, daha Emeviler zamanında,
İslam dinini kabul edenlerin de bu vergiyi ödemeleri hakkında
emirler verildiğini biliyoruz. İslam esaslarına tamamiyle
zıt olan bu hükmü, Ömer b. Abdülaziz çok kısa süren saltanatı
sırasında kaldırmıştı. Sonraları, Osmanlı İmparatorluğu'nun
büyük fetihler devirlerinde bile, gelirin eksilmemesi için
devletin buna engel olmak istediğini ve kitle halinde İslamiyet'i
kabul etmeleri engellemeye çalıştığını görüyoruz.
Zorlama İslam dinine aykırı
İslam dini, Musevilik ve Hıristiyanlık
gibi 'Allah'ın birliğine inanan' dinlere mensup olanları,
bazı maddi şartlar içinde, dini kurumlarıyla birlikte serbest
bırakmış, mabetlerini ve din görevlilerini -onlara bazı haklar
tanıyarak- himaye etmiştir. İran ve Hindistan'da Zerdüşt ve
Buda dinleri mensuplarının çoğunlukta oldukları yerlerde,
bunlar Ehl-i Kitap (Musevi ve Hıristiyan) kabul edilmedikleri
halde, siyasal zorunluluklarla, yine bazı şartlar dahilinde
hoşgörü ile karşılanıyorlardı. Bütün İslamlık dışındaki zümreleri
-hele Ehl-i Kitap olanları- müslümanlığı kabule zorlamak İslam
dini esaslarına aykırı olduğu gibi, Ehl-i Kitap olmayanlara
karşı böyle bir harekete girişmek de siyasi ve idari bakımdan
çok tehlikeliydi.
Müslümanlığın hızla yayılış nedenini,
yalnız kılıç kuvvetinde, şiddette, baskıda aramak, Ortaçağ
Hıristiyanlığının İslamlara karşı beslediği korkunç dar görüşlülük
ve çekememezliğin, bilinçli ve bilinçsiz ortaya çıkışından
başka birşey değildir. Ve tamamen tek taraflı ve çok basit
bir açıklama şeklidir. Halbuki, her büyük tarihi olayda olduğu
gibi bunda da birçok etkinin olduğu, zaman ve mekana göre,
bu etkilerin önem derecelerinde de farklar bulunduğu bilinir.
İslam tarihinin çeşitli gelişme devrelerinde de iç şartlar
ve etkiler şüphesiz birbirinin aynı değildi. İslamlığı kabul
etmeyen hıristiyan, yahudi gibi Ehl-i Kitap zümreler ile,
mazdeen, budist, sabii, gnostik gibi bunun dışındaki cemaatler
hakkındaki hükümler bile, zaman ve mekana göre birtakım ayrılıklara
uğruyordu.
Memleketin başındaki siyasi ve askeri
büyük şahsiyetlerin düşünüş ve anlayışındaki farklar, hükümetin
ya da hanedanın çıkarı ile ilişkili hareketler, siyasal zorunluluklar,
iktisadi ve mali ihtiyaçlar, doğal olarak bu ayrılıkları yaratıyordu.
İşte tarihi bakımdan sağlam sonuçlara varabilmek için, İslam'ın
hızla yayılışı konusunu ve onun başlıca nedenlerini, böyle
geniş bir görüş ve anlayışla incelemek şarttır. Yoksa belli
bir coğrafi sahaya ve belli bir zamana ait olan herhangi bir
olayı nedensiz yere yayıp genişletmekle yanlış sonuçlara varılır.
İstisna durumlar...
İşte, İslam tarihine bu metodolojik
prensiplere göre gözatarsak, şu gerçekler gözümüze çarpar:
Müslümanlığın yayılışında dış şartların ve nedenlerin, bazı
devirlerde ve çevrelerde büyük etkisi olmuştur. Gerek bireyler
üzerinde, gerek zümreler ve cemaatler üzerinde İslamlık'ı
kabul etmeleri için herhangi bir zorlama olayına rastlanamaz;
çünkü böyle bir şey İslam dinine aykırıdır. İslam olmayanlara
ait vergilerin, her zaman ve her yerde İslamlaştırmak konusunda
bir silah gibi kullanıldığı da yok gibidir.
Filistin ve Suriye'de eski Bizans kadroları
üzerine teşkilat kurmaya çalışmakla beraber, ilk devirlerde
bedevi bir Arap saltanatı karakteri taşıyan Emevi Devleti,
Bizans-Sasani geleneklerine dayanan Abbasi Halifeliği gibi
sağlam bir siyasi kuruluş değildi. Bu sülale, sadece fethedilen
yerlerden mümkün olduğu kadar fazla para çekmek ve kavim ile
kabilelerinin hırsını böylece tatmin ederek mevkilerini böylece
sağlamak düşüncesindeydi.
Zaman zaman, bazı istisna durumlara
rastlanmakla birlikte, İslam dininin kesin hükümleri, müslüman
memleketlerinde yaşayan her türlü din ve mezheplere dahil
toplumlara geniş din özgürlüğü vermiş, dini kurumlarını ve
din adamlarını onlara büyük ayrıcalıklar sağlayarak korumuştur.
Ara sıra, dar düşünceli bazı hükümdarlar ve devlet adamları
tarafından hıristiyan ve yahudiler aleyhine birtakım onur
kırıcı kararlar alınması -örneğin devlet işlerinde kullanılmamak,
ata binememek, silah kullanamamak, kıyafetlerinde müslümanları
taklit edememek, hangi cemaate dahil olduklarını gösteren
bazı işaretler taşımak gibi- pek sınırlı zamanlarda ve bazı
dar çevrelerde görülür.
Ticaret hayatında özgürlük
İşte bundan dolayı ki, daha ilk asırlardan
başlayarak İslam dünyasında hıristiyanlar ve yahudiler tam
bir din özgürlüğüne sahip olmuşlar, devletin en yüksek makamlarına
geçebilmişler, saraylarda büyük yetki ve güven kazanmışlar;
yalnız serbest iş hayatında değil, genel hayatta da çok büyük
servet sahibi olmuşlar, dış memleketlerle ticareti adeta ellerinde
tutmuşlardır. İslam devletlerinin mali işleri ve bankacılık
özellikle yahudilerin elindeydi. Abbasiler devrinde Bağdat
medreselerinde hocalık yapan gayr-i müslimlere rastlanıyordu.
İslam devletleri ve hükümdarları en
kudretli devirlerinde bile, İslam olmayanları zorla İslam
dinine sokmak ve başka dinlerden hiçbir eser bırakmamak gibi
zulümlere hiçbir zaman başvurmamışlardır. Yoksa İspanya'da
müslümanlara ve musevilere karşı uygulanan 'yoketme siyaseti'ni,
müslüman devletler de kolaylıkla devam ettirebilirlerdi.
Ortaçağda Bizans İmparatorluğu'nu
yüzyıllarca kana boyayan mezhep mücadeleleri, engizisyon devrinin
vahşi hatıraları, Batı dünyasının korkunç Katolik-Protestan
kavgaları, din özgürlüğü konusunda Doğu ile Batı arasında
bir kıyaslama yapabilmek için bize yeterli bir fikir verebilir:
Protestan memleketleri, Kanuni Süleyman ordularını, kendilerini
vicdan özgürlüğüne kavuşturacak bir kurtarıcı olarak büyük
bir ümitle bekliyorlardı."
|